Kenan Fani Doğan

Kenan Fani Doğan

27 Nisan 2011

Memê Alan üzerine notlar



Kral Ardasis I ( Artaşiz ) M.Ö. 189 yılında ülkesinin bağımsızlığını ilan etti, devletinin sınırlarını batıda Fırat doğuda Hazar Denizi arasında yer alan Ermeni-Kürt yükseltilerine, kuzeyde Kafkasya güneyde Toroslara kadar genişletti. Buna Kurc ( Gürcistan ) ülkesinden bir parça da dahildir. Artaşiz devletini iyi düzenlemek ve imar etmek için için idari bölgelere ayırdı. Sonra hellenizm kültürüne önem vererek bu kültürü bütün tabakalara yaymaya ve genelleştirmeye çalıştı. Ekonomik alanda da çalışmalar yaptı, köprü ve yollar inşa etti. Tarımla ilgilenerek canlandırdı. Ülkesine saldıran Alan kabilelerinin akınlarını durdurdu. Alanlarla arasındaki sorunları Alan kralının kızıyla evlenerek halletti. ( El Ermen fit tarih. Mervan el Mudewwer, Beyrut 1982 )

Böylece Memê Alan destanıyla Mitylene destanı ve şahsiyetleriyle ilgili olaylar gerçekte Ermeni-Kürt topluluklarında geçiyor. Artaşiz'le Alan prensesi arasında bilfiil evlilikte gerçekleşiyor. Tarih böyle bir evlilikten bahsetmese de böyle bir evliliğin o şartlarda gerçekleşmesini engelleyecek bir durum yoktur. Ancak bu tarihi olaylar daha sonraki nesiller tarafından bölge halkları arasında ağızdan ağıza dolaşacak şekilde efsanevi bir miras kalıbına sokuldu.

Yukarda anlatılanlardan anlaşıldığına göre destanın aslı Hellenistik ( Parto-Hellen ) döneme, kesin bir tarihle M.Ö. 2. yüzyıla gidiyor.

İzzeddin Mustafa Resul, destanın konu bakımından Mela Cizirî (MS 1407-1481) den daha eski olduğunu söylüyor. ( Memê Alan, Melhemetun Folkloriyetun Kurdiye, Dr. İzzeddin Mustafa Resul )

Dr. İzeddin bu konuda, Christensen'den yararlanan Lescot'un, "Memê Alan benzeri bir destan milattan bin yıl önce Ari milletleri arasında yaygındı" şeklindeki görüşünü yineliyor. Bu görüşü Nureddin Zaza, Bedirxan Sindî ve Salah Sadullah'ın eselerinde de görürüz.

Alan ( Azzi-Alban-Zaza ) halkından bir topluluk, Sasani devrinin sonu islam döneminin başlarında Kürdistan'a gelip yerleştikten sonra bu Alan destanı kürt folklorunun bir parçası haline geldi. Ancak bu destanla (Memê Alan) İngiliz edebiyatındaki Romeo-Juliet destanı arasındaki benzerlik, destanın Alan kabileleri arasındaki asaletini, Alanların hristiyanlık dönemi başlarında Roma İmparatorluğu tarafından Britanya adalarına sürüldükten sonra bu adalara geçtiğini, Shakespeare (1583-1616) tarafından tamamen şiirsel bir destan kalıbına sokulana kadar buralarda folklorik bir destan olarak yayıldığını gösteriyor. ( Şehriyaran Kemnan, Ahmed Kisrevi Tebrizi, Tahran 1928 )

Kaynak: Derbend ve Şervan Ülkesinde Kürtler ve Alanlar, Cemal Reşid Ahmed, Avesta Yayınları, 1998 İstanbul.
***


Alani kabilelerin Britannia'daki varlığına tarihi belgeler tanıklık ettiği gibi adanın eski ismi de Alani varlığını doğruluyor. Britannia'nın bugünkü adı Bret-Agna'dan dönüşmüştür. Sondaki Agna Hint mitolojisinin Agni'si yada bizim yöremizdeki Agnit'le ( Oğnut-Göynük ) aynı Agna'dır. Bundan daha önemli kanıt ise adanın bilinen en eski adının tarihi yazıtlara Albion ( Alanların yada Albanların ülkesi ) şeklinde kaydedilmiş olmasıdır. Alban ismi bugün İberlerle karışaran Arnavutlar için de kullanlıyor. Eski kafkas Albanya'sı ise Alanilerin yurduna denk düşen eski Az devletinin yer aldığı coğrafya ile tam örtüşüyor.

Shakespeare'nin etnik mensubiyeti hakkında söz söyleyebilecek durumda değilim ama Alanilerin part kabileleri olduğu, ermenilerin ve kürtlerin terkibinde bulunduğu, yukarda da belirtildiği gibi Roma döneminde bir çok aşiretin Britannia'ya sürüldüğü tarihi bir vakıa.
***

Kelt sözcüğünün konsonantları Hititlerin kadim ismi olan ( Hitit deyimi türklerce uydurulmuştur ) Keti ve Kürt isimlendirmelerinin konsonantlarıyla uyuşuyor.

Keltlerin dini inançlarının bir benzeri sadece günümüz dürzilerinde yaşıyor. Dürziler katışıksız kürttür, keltlerin sosyal yaşamları, dini inançları, gelenek ve görenekleri, savaş tarzları incelendiğinde aralarında çarpıcı benzerlikler olduğu görülür.

Keltlerde meşe ağacı kutsal sayılıyor, kürtler de meşe ağacına kutsallık izafe ediyorlar. Mazyer tanrı ağacı anlamına geliyor. Sayer, tuyer, mazyer. Maz eski dilde tanrı demektir, tanrının sıfatlarından biri değildir, bizatihi tanrı anlamına gelmektedir.

Kadınların ve erkeklerin baba ismiyle anılmalarından, savaşta yenilgi söz konusu olunca çocukların ve kadınların köle pazarında satılmamak için yakınları tarafından öldürülmeyi rica etmeleri olgusuna kadar bir çok töremiz kelt töreleriyle ayniyet arzediyor ve başka toplumlarda nadiren rastlanan hususiyetler bunlar.
***

Şexs sözcüğü arapçadır. Şahıs sözcüğünün bozulmuş şeklidir. Kürtçenin bu anlama gelen sözcükleri 'kes'le birlikte sadece Gînc-Meneşkurd zazalarının kullandığı 'kıçî' sözcükleridir. Kes ve kıçî sözcükleri Nesi dilinde de aynıdır. Türkçedeki "kişi" kelimesi Kapadoki dilden kalmadır. Neyseki türkçeyi nesiceye dayandırarak hitit soylu olmayı beceremediler. Ayrıca Avrupa dillerinde X konsonantı "ks" değerindedir. Kürtçede ise X'e daha farklı bir ses yüklenmiştir.

Bir diğer husus, etimoloji güncel sözcüklerden hareketle eski sözcükleri anlamlandırmaz, tam aksi bir yol izler. Eski dilde aynı anlamdaki sözcüğü bulur, kök sözcüğü tesbit eder ve bugünkü haline gelinceye kadar geçirdiği evrimi ilişkide bulunduğu dil ve kültürlerin etkileriyle birlikte gözlem altına alır. Kısaca, etimoloji başlangıçtan günümüze doğru yol alır ve ancak böyle yapıldığında etimolojik çalışma yapılmış olur. İkincisi, etimoloji yalnızca linguistik bir çalışma değildir, arkeolojik, mitolojik, etnografik, kronolojik çalışmaların sonuçlarını dikkate alır, temelde duran öğe ise tarih biliminin diğer yardımcı kollarında da belirleyici konumunda olan belge ve bulgulardır. Esasen tarih sadece yazılı belgedir. Biyografi yazmak da tarih yazmak gibidir, aynı öğelerin dikkate alınması gerekir.
Başta da belirttim, Şekspir'in hangi millete mensup olduğu konusunda söz söyleyebilecek durumda değilim. Bunun için çok kapsamlı bir çalışma gerekir. İkincisi, belki kendi otobiyografisi yada başkalarınca yazılmış biyografisi vardır. Araştırmak lazım. Bilimsel çalışma her ihtimale açık kapı bırakır, bununla beraber şüpheci olmak da bilimsel metodun olmazsa olmazları arasındadır. Birçok bilim adamı senin gibi bir şüpheden yola çıkmışlardır, bilimsel çalışma nihayette cevabı olmayan her soruya doğru cevap bulmayı amaçlar, ancak doğru cevaplar verebilmek bilim yöntemine uymayı, dolayısıyla kurallı çalışmayı gerektirir.

Law ve Küpe..



Bala ve balak sözcükleri kürtçedir. Zazaların Homa diye adlandırdıkları baştanrının bir çok sıfatı arasında yiğit anlamına gelen sıfatıdır. Hz. Ali yada Zaloğlu Rüstem Homa inancının yaygın olduğu dönemde yaşasalardı "bala" diye anılacaklardı, her halde Ali'ye arapça aslan anlamına gelen "Haydar" lakabı verilmeyecekti.

Bala nitelemesi ana tanrıça döneminden kalma bir sıfattır. Ana tanrıçanın eşi "Balath" diye anılırdı. Tanrısal Balath figürü Asur'dan Grek mitolojisine kadar yer bulur. Yaygınlığı bizlerin Homa dediğimiz tanrı Mithra'nın yaygınlığıyla koşuttur. Hint mitolojisinde Threaton, İran'da Mitra, Anadoluda Mithra, Roma ve Britanya'da Mithra, eski İskandinav inançlarında Tyr şeklinde karşımıza çıkar. Oğul tanrıdır. Denebilirki oğul tanrı inancı balath kültü üzerine inşa edilmiştir.

Mithra (Homa) adına birçok şehirler inşa edilerek bu şehirler oğul tanrının yiğitlik ve civanlık sıfatıyla takdis edilmiş ve isimlendirilmiştir. Balalis (Bitlis'in bilinen en eski adı), Balabitene (yada Balakhovit, Palu'nun bilinen en eski adı) bunlardan bazılarıdır. Balabitene, Iustinianus'un 536 yılında getirdiği yönetim düzenlemesinde Armenia Quarta ilinin bölgelerinden biri olarak gösterilir. Rumlar bu şehre Balouos diyorlardı. Bunun dışında Hindistan'ın kuzeyindeki tarihi Paliputra şehrinden Almanya, Sırbistan, İtalya hatta ABD'ye kadar birçok Palu yada Pali şehri mevcuttur. Hristiyan dinini inceleyen batılı müellifler İsa tarafından geliştirilen dinin Mithra inancı ve içerdiği teslis (üçlem) olmaksızın Avrupa'da yayılamayacağında birleşirler.

Bala'nın kök sözcüğü 'la'dır, eski dilde parıltı anlamına gelir. 'Ba' öneki alarak parıltılı anlamına bürünür. Kürtçenin oğul anlamına gelen farklı lehçelerdeki 'lac ve law sözcükleri' güneş olan babanın parıltısı anlamında oğulu tanımlayan sözcüklerdir. Boyacılıkta kullanılan parlatıcı özellikteki lack'ın ismi dahi 'la' kökünden türetilmiştir.

Hitit, Asur, Hurri, Med kabartmalarında yer alan savaşçı tasvirleri benzerlik gösterirler. Kollarda ve ayaklarda bilezikler, kulakta küpeler, belde kemer yer almaktadır. Bu saydıklarıma kaya kabartmalarında yiğitlik alametleri olarak savaşçıların şahsında yer verilmesi geleneklerimize tanıklık ediyor. Bugün bile çoğu yöremizde küçük yaştaki erkek çocuklara küpe takılır. Çocukları yaşamayan aileler bu yola başvurur. Bu olgunun varlığı islamiyete rağmen Mithra'dan yada Homa'dan medet ummak değilse nedir?

Güney Kürdistan'da çocuklara küpe takma hadisesine bir de isim verilmiştir. Küpe taşıyanlara tàk(h)ane derler. Küpe takılması çocuğun ailenin biricik erkek evladı oduğunun işareti olarak kabul edilir. Küpeli çocuklar kan davalarından ve düşmanlıklardan azadedirler, bir nevi dokunulmazlıkları vardır. Bunun adına kürtlerin sözlü yasası denir, başka isim vermemiz olanaksız.

1973 tarihli Van yıllığında çok ilginç bir beyit yer alır. 1583 İran savaşına katılan askerler Osmanlı müttefiki Palu Miresi Cemşid Bey'i şöyle tanımlamışlardır:

Melik-i Palu hâkim-i Cemşid-i fer
Kuşe-i gûşunda var mengûşi zer.

Kulağının köşesinde altın küpe taşıyan Cemşid (güneş) parıltısına hakim Palu kralı..

Mırdasi hükümdarındaki ihtişama, şaşaaya bakın, ne "lawuk" !






03 Nisan 2011

Böylemi buyurdu Zerdüşt ?


Kürt iyidir, kürt soyludur.
yada kılama geçmiş "kurd xayino"
Hangisi doğru?
Mir Muhammede karşı Bedirxan
Bedirxana karşı Ezdin
Şeyh Saide karşı Kasım Beg
Kasım Beg'le beraber Arvasiler
Seyid Rizaya karşı Rayber
Agit Şahinê Bextiyarî'nin ömür kemiricileri
Bertal, Diyap, Meço ağalar.
Halidê Cibrî darağacına yollanırken
duymazlık ve anlamazlıkla
kendi sonuna tevekkül gösteren Kor Husen
ikisi de rutbeli
sonra rutbeleri başlarını yedi.

Nuh'un ihanetinde puşt piyona dönüşen
Haci Musa'ye Mutkî'nin satranç şeytanlığı.
Düşmanına kılıç çekmeyen Abdulkadir
Nihayette Kılıç Ali mahlasın maslubu oldu.
Mela Mıstefa'nın kahrı Ahmed Barzani
Sonra oğlu Ubeydullah
Arasıra Celal yani Mam.
Şeyh Abdusselama karşı Simko Şikaki
Yado efsanesinin katlinde kürtlerin silahları.
İsyancılara karşı milisler.
Demirel'in sağında ve solunda oturan Kamran ve Melik.
49'ların içinde truva atına dönüşmüş Şeyh Hüseyin'in yetimi.

Kemalin kürtleri, Saddamın kürtleri,
Esad'ın kürtleri, Şahın kürtleri.
Bir yanda yurt tutkusu
öte yanda maaşlı koruculuk
ademoğlunun yaradılıştan aparttığı kurtlu elması
"Kurmê darê ji dar e"..

Üçte biri kürtlerden devşirilmiş özel timciler.
MHP'li kürtler.
Çetelerin uzantısı kürtler.
Türk parlamentosunda kürt milletvekilleri.
Türk partilerinin Kürdistan'daki mensupları yöneticileri.
Türk ordusundaki kürtler.
Ağarı komutan edinmiş kürt mafyası, Kozakçıoğlunun evlatları.
Hasta tavuk ketumluğuyla türk tarikatlerine tünemiş kürtler.
Kemal adına hutbe okuyan kürt camilerinin kürt imamları
kürtlerden başka herkesin hizmetine amade
kürt partilerinin siyaset bezirganları
hepsi bir ağızdan
Kürdistan iztemezük
bir avuç darı yeter!
Hangi ilahi borcun gereğidir bilinmez ama
türke kardaşlık için kürde cenaze telkinatı.
Irkdaşlarına türkçe öğreten
türküm, doğruyum tekerlemesini
korkma sönmez bu şafaklarda gevelemesini
ocağının tüteceğini ebediyyen unutturmak için
körpe dimağlara zerkeden
türk okullarının kürt öğretmenleri
'her sabah yeniden kurşuna dizilmenin' öteki adı.

Sonra itiraflar, inkarlar ve itirafçılar
ve en çarpıcı örneği
kılavuza hacetsiz görünen ortadaki köyümüz
liderimiz
serokumuz
uğruna ölünen
bedenler ateşlenen
slogansızlığımızın sloganı
belirsiz siluetimizin tek resmi
pankartımız, bayrağımız,
nezlesi temel sorunumuz
ve dahi çağdaş utancımız
Öcalan'ın
hal-i pür melali.

İhanetle aynı kefeye oturmuş Dünya'nın geriye kalanı.
Amerikan, avrupalı, çinli, rus, hintli, afrikalı
müslüman, hristiyan, budhist, hindu
demorat, liberal, solcu, faşist, köktenci.

Beni benden alırlarmı?

Tecrübelerimiz böyle diyor.
Yaşananların önümüze koyduğu resim
yada düz aynadaki görüntümüz bu.
Beynimizdeki resimmi?
Onu geçin
subjedir.
Gerçekleşmesini umduğumuz temennidir.
Propagandadır.
Moral destektir.

Kürt iyidir, kürt soyludur.
Acaba?
Her kürt?
Kürtlerin çoğunluğu?

Cevabı Agirî'de

"Çocuklarımızı bırakacak kimsemiz yok,
iffetimiz tehdit altında" diyen Huskê Telli'nin
canevine sıktığı mermide
hüznümüzün heykeline dönüşmüş
doruklarda buz sessizliğiyle uyur..

"Kalo memir bihar tê, pîrê memir pincar tê."

Ölünce kim olduğumuza, kimliğimize not düşerler.
Mezar taşımıza ne yazmalıyız?
Rahmetliyi nasıl bilirdiniz sorusuna cevabımız olmalı.

Gemisi fırtınaya tutulmuş kürtlük.
Yolcuları bir adada mahsur.
Bir cüz, bir azınlık, bir avuç umut.

"Zikê birçî benîşt dixwazî, qûna tazî tamûr dixwazî."

Sizi görmemiş olanlar ölümünüze hayıflanıyorsa iyi insansınız demektir.
İyi kürt iyi insanla başlar.
Önce insan olun.

Milletler ismiyle ve cismiyle vardır
acıları ve direnişleriyle vardır
ülkesi ve haklarıyla vardır
kendinizi isimsize
varlığınızı meçhule
haklarınızı insansızlığa
şahsiyetinizi kod'lara indirgemeyin.
haklarınızı küçümsemeyin
haklıyken kaçmayın
haksızlığa boyun eğmeyin
sizi inkar edene
size zulmedene
direnin.

Cesur olun
haklı olanın cesaretini kuşanın
mazlumun korkmaya ihtiyacı yoktur
korkunun ecele faydası yoktur
çevrenize korku ekmeyin
korku ikircikli olmayı besler
ölümden beterdir
korkmayın
korkarsanız düşersiniz.

Işık göçtüğünde gece egemen olur.
biat etmeyin
denemeyin
izin vermeyin
karanlıktan ürkmeyin
tapınmayın.

Kaçak güreşeni minderden kovarlar
ülkenizin sahiplerisiniz
kimliksiz olmayın
isimsiz olmayın
kişiliksiz olmayın
kovulan olmayın.

En haklı
en soylu
en uygar
insanca taleplerinizi
haklarınızı dillendirirken saklanmayın
illegalite sizi dışlamak için peydahlanmıştır.
Ofsayt kuralı sizin için konmuştur
düşmeyin.

Bu minder sizin
bu toprak sizin
bu millet sizin
bu kimlik sizin
bu yaşam sizin
gelecek sizin
sahiplenin.

Düşmanınız ne kadar büyük
ne kadar güçlü olursa olsun
yenilgiyi kabul etmeyin.

Ülkenizi zalimler böldü
içselleştirmeyin, kanıksamayın.
Topraklarınızı kimseyle paylaşmayın.

Asla teslim olmayın.

İşgalcilerin hizmetine girmeyin.
İhanete aman vermeyin.

Yaptığınızı saklamayın.
Saklanacak ayıbı işlemeyin.

Kazanılan olmayın.
kazanılan "ütülmüş"tür.
Başkalarının mülkiyetinde
ve cebinde sayılır.

Kazanın!

Zenginliklerinizi
kaybettiğiniz benliğinizi
inkar gelinen insanlığınızı
gaspedilmiş haklarınızı
kendiniz olarak kazanın
kendinizi kazanın
kazancınızın sahibi olursunuz.

Kürdün kürtten başka dostu yoktur.

10 Haziran 2008


Bingöl Gençliği Kültür ve Dayanışma Derneği üzerine kısaca

Kısa adı BİN-GENÇ-DER olan, resmiyetteki ismiyle Bingöl Gençliği Kültür ve Dayanışma Derneği'nin kuruluşu 1974 yılının bahar aylarında rahmetli Hatip Demiralp'in evinde yaptığımız toplantılarda kararlaştırıldı. Bu karara varan çekirdek grupta ben, Hatip Demiralp, Şehid Hişar Ağaoğlu, Ferhat Aydın, Hilmi Aydoğdu vardık. Amacımız yurtsever nitelikli bir kitle örgütü kurmaktı. Birçoklarının iddia ettiği gibi hiçbirimiz o dönem itibarıyla herhangi bir siyasi partinin mensubu yada güdümünde değildik ve siyasi örgütler tarafından yönlendirilmiyorduk. Hemen her düşüncede ilerici ve aydın insanlarla bağ kurduk. Projemiz geniş kesimlerden destek gördü.

O dönemler ADYÖD üyesi olan ve Rizgari yanlısı düşüncelere sahip Rüştü Mütevellizade, yine ADYÖD üyesi olan ve DDKD yanlısı düşüncelere sahip İsmail Hakkı Mütevellizade, Rizgari yanlısı Berrin Yavuz (Mütevellizade), İstanbul'da öğrenim görmekte olan yurtseverlerden Erhan Şener, Abdülrezzak Koçakelçi, Abdulkadir Birden, bağımsız düşünceli sosyalistler olan Sadullah Gençgül, İsmet Aydoğdu, o dönemler için bağımsız bir sosyalist olan Şehid Cihat Elçi, DDKD yanlısı Şehid Şakir Elçi, Rızgari'ye yakın görüşler taşıyan Kasım Elçi, bağımsız bir yurtsever olan Yahya Elçi, yine bağımsız sosyalistler olan Şehid İdris Ekinci, Şehid Ahmet Aytemur, Mehmet Günaydın, yakınlarda kaybettiğimiz o dönem DDKD yanlısı Hilmi Elçi, bağımsız demokratlar olan Semiramis Bektaş (Karaaslan), Ahmet Gürbüz, bağımsız sosyalistler Şehid Hayri Durmuş, Şehid Resul Altınok, sendikacı ve bağımsız demokrat Süleyman Gedikli, türk asıllı Ferda Savaş, bağımsız yurtseverler Yılmaz Yüksel, Hasan Bataray, Nesimi Gemlik, o dönemler türk soluna mensup olan Suat Kışın, Ali Rıza ve Ferdane Yurtsever kardeşler bizlere aktif destek sundular.

1925 direnişcisi, Xoybun emektarı merhum Şeyh Abdulhamid Bilgin Efendi'nin sunduğu aktif destek ise çalışmalarımızı onore eden ayrıcalıklı bir yere ve anlama sahiptir.

Derneğin finansmanı bağış toplamak suretiyle sağlandı. Abdulkadir Birden ağabeyimiz derneğimizin tüzüğünü hazırlamakla kalmadı, bir derneğin nasıl yönetileceğine dair tecrübesiyle bizlere büyük katkı sundu. Denebilirki derneğin yaşam bulması onun fiili yönlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Şakir Elçi ağabey hukuki danışmanlık yapmasının yanısıra resmi müracaatlarımızı tanzim etmiş ve büyük maddi destek sağlamıştır.

İsimlerini verdiğim değerli ağabeylerimin her biri ayrı-ayrı önemli maddi ve siyasi destek sağlamışlardır. Yine isimlerini saydıklarımdan Şakir Elçi, İdris Ekinci, Kasım Elçi, Yahya Elçi, Hişar Ağaoğlu, Hilmi Aydoğdu, Hatip Demiralp, Ferhat Aydın ve ilaveten ben derneğin kurucu üyeleri arasında yer almıştık.

O günkü dernekler yasasına göre kurulan bir derneğin kuruluş bildiriminden sonra 6 hafta içerisinde kongresini yapması zorunluydu. Ayrıca, yeni kurulmuş bir dernek çalışmalarını kongre sürecine kadar kurucu üyeler arasından oluşturulmuş bir müteşebbis heyet aracılığıyla yürütür ve aynı müteşebbis heyet kendi arasında görev dağılımı yaparak üye yazımını tamamlar ve kongre düzenlerdi. Müteşebbis heyette Hatip Demiralp başkan, Hişar Ağaoğlu sayman, ben sekreter, Hilmi Aydoğdu ve Ferhat Aydın yönetim kurulu üyeleri olarak görev aldık. Çok kısa bir sürede yeterli sayıda üye edindik. Üyeliklerin çoğu bizim teklifimiz olmaksızın gönüllü katılımlardı.

Kongre Mayıs ayının 18'inde tamamlanmamış bir inşaatta hükümet komiserinin katılımıyla yapıldı. İsmet Aydoğdu başkanlığa, ben sekreterliğe, Hişar Ağaoğlu saymanlığa, Hilmi Aydoğdu ve Hatip Demiralp yönetim kurulu üyeliklerine seçildik. Merhum Hatip Demiralp başkanlığı kendi isteğiyle İsmet Aydoğdu ağabeyimize bıraktı, hepimizin saygı duyduğumuz bir ağabeyimiz olması münasebetiyle İsmet Aydoğdu en çok Hatip Demiralp'in ısrarı ve aday göstermesiyle başkanlık görevini devraldı. Hatip Demiralp'in kongre tavrı hala saygıyla ve hayranlıkla andığım bir feragat ve fedakarlık örneğidir.

Haziran ayının son haftasında benim ve İsmet Aydoğdu Ağabey'in yönetimden çekilmemiz üzerine bir kongre daha düzenlenecek ve Ahmet Kasımoğlu başkanlığa, Hişar Ağaoğlu hepimizin ittifakıyla sekreterliğe seçilecekti. Dernek Ağustos ayından önce kapatıldı. Kapatıldığı güne kadar derneğin aktif üyesiydim, birçok semineri şahsen hazırlamışımdır. Derneğin o günkü imkanlarıyla kürt dili ile ilgili seminerler düzenleyemediğimizi, kürt dili üzerine herhangi bir çalışmamız olmadığını, buna yeterli dilbilimsel birikimimizin olmadığını, ancak kürtçe konuşulmasını ve kürtçenin yaygınlaşmasını teşvik eden bir çizgiyi inatla izlediğimizi belirtmek isterim. Seminerlerimiz daha çok Kürdistan Tarihi, ulusal kurtuluş mücadelelerinin incelenmesi, self determinasyonu esas alan siyaset teorisi ve felsefe konularını kapsamıştır.

Birçok ilgisiz insanın kuruluş ve kongre sürecine katılmamış kişilere dayandırdığı derneğin "sonbaharda" kapatıldığı ve de "KDP tarafından yada Said Elçi yandaşlarınca kurulduğu" iddiaları gerçek dışıdır. Said Elçi memleketimizden çıkmış değerli bir yurtsever ve dava adamı olarak hepimizin müşterek saygısına sahipti. Ancak onun partisiyle yukarda açıkladığım gibi ne kurucu üyelerin ne de müteşebbis heyetin kuruluş dönemi itibarıyla organik bir bağı olmadığı gibi herhangi bir partinin derneğin kuruluşunu yönlendirmek şeklinde bir tesiri yoktu ve böyle bir kaygısı da yoktu. Misalen, derneğin son seçilen başkanı olan Ahmet Kasımoğlu seçildiği sürece kadar TSİP yanlısı düşüncelere sahipti. KDP teorisyenleri ile Oya Baydar arasında bildiri savaşına ilaveten İlke gazetesinde polemiklerin ve ayrıca dişe-diş şifahi tartışmaların sürdürüldüğü bir dönemde KDP'nin kurduğu yada kontrolüne aldığı bir derneğe TSİP'e yakın düşünceler taşıyan birinin başkan yapılması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bazı yazılar Ahmet Kasımoğlu'nun beyanlarına dayandırılsa da konunun bu ayrıntısı kendine açıklandığında benim söylediklerimi teyid edecektir. İkinci ve önemli bir husus, Sevgili Ahmet Kasımoğlu'nun derneğin kuruluş aşamasında Erzurum'da öğrenim görüyor olması nedeniyle kuruluş çabalarına bizzat katılamayışı, dernek kurucuları arasında ve müteşebbis heyette yer alamayışıdır. Ahmet Kasımoğlu ilk kongremizde de bulunamamıştır, derneğe katılımı daha sonraki günlerde gerçekleşmiştir. Müştereken her kesimden ve görüşten bir çok yurtsever şahsiyetin eşzamanlı ve çok değerli katkılar sunmuşluğu sözkonusudur.

Bir diğer yanlışta derneğin kısa adıyla ilgili olarak sıkça gündeme geliyor. Derneğimiz, ilgili yazıların çoğunda BİN-GENÇ olarak anılıyorki bu karışıklığa sebebiyet verecek bir yanlışlıktır. Derneğimiz hiçbir zaman BİN-GENÇ kısa adını kullanmadı. BİN-GENÇ adını kullanan dernek bizim derneğimizden sonra kurulmuş bir başka dernektir. BİN-GENÇ, düşünce bağlamında olduğu kadar üye tabanı bakımından da BİN-GENÇ-DER'den farklı bir kitle örgütüdür. Bizim derneğimize BİN-GENÇ demek, Ahmet Bulmuş'un başkanlığını yaptığı BİN-GENÇ derneğine ve bu derneğin şahsen benim takdirle karşıladığım çabalarına haksızlık hatta saygısızlık olacaktır, karışıklığa yol açması da cabası. Bu nedenlerle yanlıştan dikkatle kaçınılması gerekir.

Derneğin kurulmasında yer alan, emeği geçen, destek sunan, yetişmemize katkıda bulunan tüm ağabeylerimi ve dostlarımı şükranla anıyor, bugün aramızda olmayan kahraman yoldaşlarımın aziz hatıraları önünde hürmetle eğiliyorum.

26 Aralık 2010


02 Nisan 2011

Testinin hikâyesi..


Nemlenmiş ziyadır
Dal muhabbetince
Tünemiş durur
Yaprak ucunda
Damladı
Damlayacak
Usulünce sızacak
Yaşamın teri
Çiğ taneleri misali
Karışarak ötekilere
Sel zamanıdır ömrüm.
Yürek çöl
Hasreti serap
Kahinim remil attı
Falım tutacak.

Ten ölür
Ses kalır
Sular yağmurla çoğalır.

Ayrılık doğum
Kavuşmak ölüm
Varlığımın yarısı ömrüm
Hele bir
Libası çevir de
Göreyim hayran
Astarı hangi renkte?
Neler varmış içerde?
Aydınlık ne ki?
Işık gözlerimde
Yumarsam gece
Zifri özünde.
Bu kaçıncı 
Nafile secde
Kaç rekat tükettin
Gönlünün ateşinde.
Seni çıplak gömecekler
Geldiğin yere
Arz-i rüyada kalacak
Servetin
Canın
Günahın, sevabın
Ayinen iştir
Öyleyse
Bitiştir evveli ve ahiri
Başka cevherin yok
Kapanacak sayfan
Çünkü yaşadın.
Hayat vadeli uykudur
Ömre sığdırılmış
İnişli ve çıkışlı
Merdiven misali
Çekecekler altından
Damdan düşer gibi
Boşlukta çırpınacak
Uyanacaksın.
Tabut dedikleri
Kırkayak tırtıl
Hamulesi cepsiz kefen
Benimse
Naçar ellerimde
Beyaz eldiven
Amuda kalkmış
Yürüyorum
Toprağı kirletmeden
İki arada
Bir derede
Ben damla
Sen derya
Ben aktım
Sen büyüdün
Ayna tuttun fasılasız
Ziyanıma tanık ömrüm.

**

Saz ipekten tahnitte
Gövdesi dingin
Unutulmuş durur
İzbe piramitlerde
Duası ezberde
Dokununca dillenir ancak
Elde mızraptır inleyen.
Toprak çanaktan
Tahta kepçelerle
Aşırdığımız meydir
Ayrılıktan bizar
Vuslata sevdalı
Divane ruhun
Koyverdiği vaveyladır
Izdıraptır inleyen.
Ardımız yaşam
Önümüz ölüm
Mazi dedikleri
Testide yıllanmış
Esrükleyip dörtnala kalkmış
Sazlığı uzaklarda binektir
Umuda sürdüğüm.
Sonunda mat dedi
Kabını kırdı kördüğüm
Dinle bak
Tende şaraptır inleyen.
Sonuç biçare dalında
Kökte sebeptir inleyen
Bedende başkaldırmış
O layezal Rab'dir inleyen.
Kat kendini ulaş sen de
Ezvahıma yanık ömrüm.

**

Ses tanrıydı
Söz tanrıydı
Tanrı kelamdı
Lisansız.
Tanrı kitap
Tanrı emir
Tanrı kuraldı
İmgeden ayrık
Elif Ba sız.
Tanrı gökyüzüydü
Tanrı gündü
Tanrı karanlık
Ulaşması imkansız.
Yakına istediler 
Yere indi
Tapınaklara put
Konaklara duvar süsü
Totem oldu alanlara
Sanatkarı meçhul
Ustasız.
Kutsal fetişe
Kolyeye döndü
Sıralandı tanrılar boynumda
Sonra döğme yapıp
Etime iliştirerek
Taşıdım fasılasız.
Kimi zaman alevi
Sünniydim kimi zaman
Bazen mutezile
Arasıra eş-ari
Varmak için menzile
Gahi bahdini
Gahi êzdî
Akliydim akıl istedikçe
Estikçe kelamiydim
Dem be dem putperest
Hem de pagan
Manituya tapınan.
Zigguratın kutsal burcu
Rahibelerin fuhuş orucuydum.
Gem takılı
Geyşa iştihasının çektiği
Bulutsuz rahmetti benimkisi
Taşlara düştüm
Yosun tuttum
Meryemin o bildik utancında.
Olur mu demeyin
Sevgi Haktır
Bir yanım isevi
Teslisin ucuyum
Bizatihi kendisiyim salibin
Ateşime mıh çakılır
Lav olur
Serpilirim dağlara
Eteklerim kül yanığı
Çalılarda
Dikenlerde saklıyım
Mazyar'dan
Mazyer'e
Tanrının gölgesi
Meşe ağacıyım
Altında dileğe durulan
Sabii dallarımda
Çaput kırmızısı damlalar
Yarımı haça yonttular
Kanarım
Rüzgarım hanif.
Ben hepsiyim
Hikmeti tabakamda saklı
Taçlı yaprağa sarılı
Sis koyuluğu gibi
Dostun soluğu gibi
Üflenmiş
Yola vurmuşum
Dönüşü yok
Gel desin yeterki
Uçarak giderim
Kanatlarımda yel
Erişmek
Boynumun borcu
Çocuksu
Pazarlıksız.
Böyle buyrulmuş
Levh-i mahfuzda
Sonsuz görünüm
Binbir sıfatla
Sırasız siftahsız.
Değilmi ki
Ben-i beşerim
Babamın nefesiyim
Ve dahi nefsiyim
Anamda döllenmiş
Demlenmiş
Resimlenmiş
Dillenmiş
Ser a pa sevgiyim
Çem a çem reddiye
Cismani serbestiye.
Merdum merd den gelir
Ölümlü demektir
O halde ser seriyim.
Koşumladım yaşamı
Fani tanımına ismimce
Tanrıdan münezzeh
Yarin armağanı
Mendile sarıp
Yüreğime bastım
İnanç adına ne varsa
Şüphesiz
Gümansız.
Bilirsin
Her zerresiyle
Tanrı ölür
Sevgi kalır geriye
Çırılçıplak
Günahsız.
Cebaxçor koktuğun için
Ruhuma sinmişsin
İmanıma çalık ömrüm.
Seni benim bacağımdan astılar
Beni de senin
Dara çekili
Parçasıydık kudretin
Taşımazdım yoksa
Sırtımda kamburum gibi
Bunca zaman yollandık
Beraberce
Deniz bitti
Sonunda karaya vardık
Yavaş çek kürekleri
Sahil uyanmasın.
Aruz mevsimidir
Dalganın hüneriyle
Sürüklemiş ayıbını Cudiden
Arafta durur şimdi
İncir yaprağı misali
Yılanı saklamanın
Üremeye katılmanın
Yorgunluğuyla malül
Titrer fidelerim
Ayağa kalkıp
Pay vurası gelir
Yele veresi gelir kendini
Düşüp öpesi gelir
Orta yerde toprağı
Hem eza
Hem hediye
Yasak elmayı
Isırdım diye
Çalıştı Ademin kıssası.
Başı yok 
Sonu yok
Her tattan bir tutam
Tufan Nuhtan kadim
Ve Nuhun sonrası
Ardımda ömrüm
Alnımın yazısı
Önüm sırat-ı müstakim
Kılla kılıç arası
Yargıcın yanılsaması
Belli ki hatası.
Üzülme ömrüm 
Ben ettim
Sen ödedin biteviye
Sorgusuz vebalsiz
Senden önce çizilmişti yörüngen
Dolanıp durduk
Sürüngen havliyle
Ben baş
Sen kuyruk
Böyleymiş diye
İlahi buyruk.
Diren ki
Allah'ın emri değişsin
İrade-i cüzziyen
Yegane silahın
Gerisi uyduruk.
Seni anlatabilsem
Bir sunabilsem
Yüceltebilsem sevgiliye
Kurtulsak ikimiz de
Gamsız pervasız.
Mahşer-i ati
Mahşer-i sabık
Bir kabdan
Diğerine boşaldık
Çekilince usaresi
Toprak kaldı geriye
İşte böyle
Testinin hikayesi
Şarap yine o şarap
Zarftan zarfa takaddüm
Mazrufu baki
Ağlayarak doğmuşuz ya
Ayrılıkçı
Ve münafık
İsyanıma sanık ömrüm.

Eylül 2004 - Stockholm




 

İMAM SALİHA

Zamanın birinde köylerden birinin imamı senelik izine gidecek olmuş. Gitmeden önce köyün yaşlıları etrafına toplanmışlar ve demişlerki;
- İmam Efendi sen izne gidiyorsun, en az bir ay süreyle burada olmayacaksın, senin yokluğunda bize imamlık etmesi için kimi önerirsin? Malum ya ibadet farizamızı yerine getirmek için camiye bir imam lazım.

İmam biraz düşünüp taşındıktan sonra;
- İmamlık edecek kişinin kamil, arif ve salih bir insan olması gerekir demiş ve gitmiş.

İmam gittikten sonra yaşlılar köyün diğer erkeklerini de toplayarak köyde Kamil, Arif ve Salih olanı aramaya başlamışlar. Sağa koşuşturmuşlar, sola koşuşturmuşlar köyde bu isimde kimsecikler yok. Sonra ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başlamışlar. Köyün gençlerinden biri öneride bulunmuş ve demişki;
- Köyümüzde ne Kamil bulabildik, ne Arif, ne de Salih, bunların hiçbiri yok ama köyümüzde Saliha isminde bir kadın var onu imam yapalım o zaman imam efendinin sözü yerine gelir.

Saliha denen kadın köyün kaşarlanmış kırığıymış. Hovarda bir kadın yani. Köyün bütün erkeklerini ayarttığından kadınların baskısıyla tecrit edilmiş imiş. Kimse açıktan hal hatırını sormaz, alenen misafirliğine gitmezmiş. Yaşlılar itiraz edecek olmuşlar ama başka çare yok. Elleri mecbur. İmamsız kalıp günaha girmektense Saliha'nın imamlığını kabullenmeyi yeğlemişler.

İhtiyar heyeti Saliha'nın evine yollanmış, kendisine meseleyi açmış, imam olmasını istediklerini belirtmişler. Saliha bu, cin gibi kadın. İmamlığın getireceği yararları düşünerekten teklifi hemen kabul etmiş.

- Siz gidin, ben öğlen namazında camide olurum diyerekten ihtiyarları yola vurmuş.

Öğle yaklaşınca vücut hatlarını gösteren bir fistan giymiş. Süslenip, püslenmiş. Başına da bir örtü örtmüş. Her zamanki alımlı yürüyüşünü daha da alımlılaştırarak camiye doğru yola koyulmuş. Camiye gelince bir de ne görsün. İmam gitmezden önce sekiz-on ihtiyarın gittiği camiye bütün köy doluşmuş. Namaz kılan kılmayan herkes camide. Öyleki caminin dışında ceketini serip namaz için bekleyenler bile varmış.

Saliha bekletmeden namaza durmuş. Secdeye giderken, herkesin gözü secde yerine Saliha'nın arkasındaymış. Saliha, hafifmeşrep ya oturak alemlerinde yanık sesle havalar okumasını öğrenmiş imiş. Duaları da fettanlık olsun diye şuh bir tarzda okuyunca cemaatten "ahhh, offf, şefaat yaresulellaaah, yandım allaaah" nidaları yükselirmiş. Bir ay müddetle bu böyle devam etmiş.

Derken imamın izin süresi dolmuş ve köye geri dönmüş. İmamı karşılamışlar, hoş-beşten sonra imama Saliha'yı vekaleten imam yaptıklarını anlatmışlar. Sonra da Saliha'nın imamlığa ehliyetli olup olmadığını ve ibadetlerinin kabul olunup olunmayacağını sormuşlar. İmam eski kulağı kesiklerdenmiş, anlayacağınız Saliha'nın gedikli müşterilerinden. Üstelik Saliha'nın bir ayağı candarma karakolundaymış. Mahzuru var dese Saliha'nın gazabına uğrayacak. Yok dese islamın açık hükmü var kadınlar imamlık yapamaz. Kem-küm etmiş, lafı dolaştırmış ama anlaşılır bir cevap verememiş.

O gün camiye hiç gitmeyen köyün sarhoşu da oradaymış. İmamın yanındakilere dönüp;
- Mı zonênîb in nımaj qebûl nibên ! (ben bu namazın kabul olmayacağını biliyordum) demiş.

12 Ekim 2006



 

EKŞİ NARI YEMEYEN EŞŞEK

Zamanın birinde bir eşşek ülkenin birinde hükümdar imiş. Görünüşte hükümdarmış ama gerçekte başkaları adına hükmedermiş. Günahı söyleyenlerin boynuna, eşşeğin yuları katırların elindeymiş. Katır cemaati eşşeğe vekil ve nasp tayin ettikleri samur kürklü tilki kadı aracılığıyla eşşeğin iradesini ele geçirmişler imiş. Uzunca bir müddet bu böylece devam etmiş.

Derken bir gün eşşeğin eşşeklikleri artık çekilemez raddeye varmış. Hiç kimse eşşekçe bir yönetimden memnun olmadığı için ülkede karışıklıklar çıkmış. Her yer yakılıp-yıkılmış, yağmalanmış. Ülkede huzur kalmadığına hükmeden ahalinin çoğu göç etmiş. Şehirler boşalmış, vadiler ıssızlaşmış.

Geniş çayırların, münbit otlakların artık yegane sahibi olduklarını düşünen katırlar eşşeğin göstermelik hükümdarlığına gerek kalmadığı fikrinde birleşip eşşeği tasfiye etmeye karar vermişler. Vermesine vermişler ama nasıl yapacakları konusunda bir türlü yol bulamamışlar. Sonunda her zaman olduğu gibi samur kürklü tilki kadıya başvurup yardım istemişler.

Tilki; - Sizler eşşek soyu ile dayı-yeğen olursunuz. Bu akrabalık bağı değilmiydi ki sizleri gerçek iktidar sahibi kıldı.. Aynı hısımlık gelecekte de gerekebilir. Sizlerin eşşeğe bir fenalık yapmanız gözü açılmamış olanların gözünü açar. Bunun yerine eşşeğe kendi neslinden olan eşşek-arılarını musallat edinki aralarında birlik ve beraberlik bir daha avdet etmesin, diye yol göstermiş.

Eşşeklerin hısımları olan, eşşek soyundan pekte farkı bulunmayan katır soyu tilkinin hikmetli sözlerinden pay çıkarmışlar ve hemen eşşek-arılarına haber salmışlar. Yüksek makamlardan emir ve yetki alan eşşek-arılarından bir filo eşşeği saklandığı samanlıkta biraz da tilkinin medyumluğu sayesinde bulmuşlar ve direnmesine fırsat bırakmadan kanatlarının üzerine alarak uçurmuşlar. Eşşek, aşırı derecede yükseklik korkusu olduğu için düşmekten korkuyormuş. Korktuğu olmamış. Kendisini katırların emrettiği gibi kazasız-belasız bir şekilde ıssız bir yere indirmişler. Önüne bol miktarda eşşeklerin okuduğu kitaplardan, biraz da arpa ve saman yığmış, başına da nöbetçi dikmişler ve çekip gitmişler.

Eşşek kendini hükümdar sandığından olsa gerek hala rüyasından uyanamamış imiş. Olanların nedenini anlayamaz bir halde kendi kendine mırıldanır dururmuş. Başına ne geldiyse kendi hemcinslerinin eşşekliğinden geldiğine inanır, kendisinin de aynı eşşeklerden bir eşşek olduğunu nedense hatırlamaz yada hatırlamak istemezmiş.

Derken günler günleri kovalar, zaman durmadan akarmış. Tilki Kadı’nın seçtiği kitaplardan başkasını okuması yasak olan eşşek, gece-güdüz ara vermeden önüne yığılan kitapları okurmuş. Okuması zorunluymuş. Bazen katırların ileri gelenleri eşşeğin bulunduğu yere gelir verilen kitaplarla ilgili olarak kendisini imtihan ederlermiş. Derslerini aralıksız tamamlayan eşşek imtihanlarda aldığı aferinlerden son derece keyiflenir kendisinin büyüklüğüne olan inancı pekişirmiş.

Zamanla eşşekte daha da eşşekleşme alametleri zuhretmiş. Okuduğu kitapların etkisinde kalarak kendini dindarlığa adamış. Kitaplardan birinde eski zamanlarda adına Sumer denen coğrafyada din adamlarının hükümdar olup devlet yönettikleri yazılıymış. Bu bahsi çok seven ve benimseyen eşşek evliya olmaya karar vermiş. Zaten şaşaalı günlerinde kendisine evliyalıktan öte peygamberlik sıfatları da verilmiş imiş. İçten içe bu sahte yakıştırmalara inanarak kanıksamış bulunan eşşeğin evliyalığa eskiden beri meyli ve özentisi var imiş. Eviyalığa kendini iyice kaptıran eşşek kendini ibadete verip secdeden kalkmaz olmuş. Gece-gündüz tanrıya yalvarır kendisini evliyalara katmasını dilermiş. Sonuçta eşşeğin batıl beklentisi öyle bir hal almış ki kendini tanrıya beğendirmek için yedi iklimin, karıncaların, ağaçların ve tüm kadınların haklarını gözeten evliyalar evliyası sıfatını kendine uygun görmeye başlamış. Arasıra kendisini görmesine izin verilen sıpaları önünde 'ben daha önce dememişmiydim' diye başlayan cümlelerle olacakları önceden sezinlemiş edasına bürünür, keramet sahibi olduğunu hissetirmeye çalışırmış. Bir dönem için söylediklerine türlü hikmetler bile atfedilmiş. Eşşeğin eşşekce kerametleri, olanları henüz anlayamamış eşşekler arasında yankı bulur imiş.

Tanrı ise yukardan eşşeğin halini izlermiş. Eşşek haliyle kendisini kandırmaya çalışmasını eşşeğin yaradılış nedenleriyle uyumlu görüp eserinde bir gayri tabiilik olmadığını meleklerine izah edermiş. Eşşeğin yakarmaları üzerine kendisine bir ders vermeyi kararlaştıran tanrı, eşşeklerle ilgili meleğini evliya kılığında eşşeğin rüyasına girmekle görevlendirmiş. Eşşek uykudayken çıkagelen melek eşşeğe;

- Tanrı senin dileklerini kabul etti, yarın gün doğumuyla birlikte filanca tepeyi aşarak önüne çıkan dar patikayı izle. Hiç durmadan ve sapmadan yoluna devam et. İzleyeceğin yol seni evliyaların arasına götürecek. Evliyalara karışacaksın ve evliya olacaksın, demiş.

Eşşek uykudan uyanınca evliyanın söylediklerini hatırlamış ve yola koyulmuş. Günlerce durmadan dinlenmeden yol almış. Ne yol bitiyormuş ne de evliyalar ortaya çıkıyormuş. Eşşek bitkin ve inançlarını yitirmiş bir halde kurak bir çöle varmış imiş. Vardığı yerde yiyecek ot bitmediği gibi içecek su da yokmuş. Eşşek tam da umutsuzluğa düşmüş ve itikadı sarsılmışken uzakta bir vaha görünmüş. Gücünün son kırıntılarını harcayarak vahaya ulaşabilmiş. Uzaktan vaha gibi gözüken yerde sadece bir kaç tane nar ağacı varmış. Narın susuzluğunu giderebileceğini düşünen eşşek bir nar koparmış bir ısırımda narın yarısını mideye indirmiş. Fakat nar oldukça ekşiymiş. Eşşek kendince çok önemli olan midesinin ekşi narla harap olacağını sanmış ve narın öteki yarısını yemeden atmış. Üstüne bir de lanetler okumuş ve söylenmiş, yeniden yola koyulmuş. Tuttuğu yolun kendisini nereye götüreceğinden habersizmiş. Geri dönmeyi istermiş ama eşşekliğinden nasıl dönüleceğini bilemez haldeymiş. Kaderin kendisini mecbur ettiği yolda yürümeye devam etmekten başka çaresi yokmuş. Bir kaç gün daha yol aldıktan sonra yolunun üzerine tam da orta yere uzanmış bir deve çıkmış. Devenin her yanı eşşek arıları tarafından kaplanmış olduğundan yerde uzananın deve olduğunu güçlükle seçebilmiş imiş. Eşşek arıları deveyi bir tüyü dahi görünmemecesine kaplamış olduklarından eşşek önce devenin öldüğünü yada öldürüldüğünü sanmış. Semerini çıkararak eşşek arılarının üzerine sallamış ve arıları ürküterek kaçırtmaya çalışmış. Bu esnada sanki uykudaymış gibi hareketsiz duran deve yattığı yerden eşşeğe ismiyle seslenerek;

- Senmisin Eşşek? Diye sormuş.

Eşşek; - Gelenin ben olduğumu nereden biliyorsun?

Deve; - Allahı biliyorum da ondan, demiş..

Eşşeğin okuduğu din kitaplarından birinde 'Tanrıyı bilen herşeyi bilir' sözü yazılıymış. Tanrının ismini işiten eşşek kendi yakarmalarını ve evliyalara katılmak için yola çıktığını birden hatırlamış. İçinden, 'olur ya belki de yoluma çıkacak olan evliya buydu' diye düşünmüş. Evliyalığı kendisine alıkoyup eşşekçe haliyle bir de deveyi imtihan etmeye kalkışmış.

- Sayalımki sen Tanrının sevgili kulusun niçin eşşek arıları senin üstünü kapatmışken tanrı seni korumadı? Benden olmasaydı eşşek-arıları kaçmayacaktı. Semerimi sallayarak eşşek-arılarını ben kovdum.

Deve alaycı bakışlarla;

- Arıların hesabı arılardan sorulur eşşek! Seni kanatlarına alıp ıssızlık deryasında uçuranlar aynı eşşek-arıları değilmiydi? Narlığın kenarından geçerken nar yemeye kalktın. Susuzluğu en iyi gideren ekşi nardır. Oysa sen tanrı nimetinin kadrini bilemedin, tutup fırlattın. Murdar ettiğin yarım narın hesabı da senden sorulur.

Eşşek; - (Biraz da hata yapmış olma endişesiyle sormuş) Sen evliyamısın?

Deve; - Ben tanrıdan bir parçayım. Tanrıdan geldim tanrıya dönerim. Benim tek ayetli kitabımda bir tek cümle yazılıdır. İnancım tek cümlelik fizik yasasında gizlidir.

Eşşek; - Nedir senin bunca yüce tek ayetin?

Deve; - 'Herşey aslına dönecektir', şeklinde üç sözcüklü tek cümleli bir kitabım vardır. Bana başka emir iletilmemiştir ve başkaca hiçbir şey bilmem.

Eşşek, devenin evliyalardan olduğunu anlamış. Merak içerisinde kendi durumunun ne olacağını, deve gibi ermişlere karışıp karışamayacağını sormuş.

Deve; - Senin yücelmen için önce eşşekliğini kabul etmen gerekir. Sen aslına dönmeyi düşünmüyor hatta aslını küçümsüyorsun. Kendini doğurgan olmayan katır neslinden peydahlamaya çalıştığın tanrı katında yazılıdır. Oysa katır soyu senden güç almış, senden türemiştir. Katırların zulmünde senin de katkın vardır. Zorbalara suç ortağısın.

Bu sözler üzerine eşşek yine her zamanki eşşekliğiyle inkara yönelmiş, kendi erdemlerini ve evliyalığa ne kadar layık hatta yeterli olduğunu sıralamaya koyulmuş. Deveyi kandıracağını sanıyormuş.

Deve; - Kendi olmayan hiçbirşey olamaz. Aslına saygısı olmayanın hiç kimsenin katında saygınlığı olmaz. Sen kendi neslin için değil başkaları adına ve de şahsi düşlerin adına evliyalık tasarlıyorsun. Evliyalığı da hükümdar olmak için istiyorsun. Ermişlikle zorbalık bir arada olmaz. Yönetmek sevgi işidir, gönül işidir. Yönetimler zulüm egemen olmasın diye vardır. Rehberi tilki olanın icraatı yalan ve talandır. Hırsızlara şerik olanın ahaliyi yönetmeye hakkı yoktur. Tanrı katında eşşeklerin akıldan, iz'andan, vicdan ve merhamet gibi ulvi hissiyattan nasiplenmedikleri yazılıdır. Bu nedenle eşşek taifesine eşşek ismi uygun görülmüştür. Eşşekten evliya olmaz.

Bu sözleri işiten eşşek geçte olsa eşekliğini, dolayısıyla dileğinin kabul edilmediğini anlamış. Darısı henüz anlamamış olanların başına.

2006 / Stockholm

Yüzellilikler'den bir aile, üç kürt..


Lozan Anlaşmasına göre Türkiye genel af ilan edecekti. Ancak, Türkiye'nin, vatan karşıtı çalışmaları çok belirgin olan 150 kişiyi bu genel affın dışında tutma hakkı vardı. Bunlar sınırdışı edildiler. Bu 150 kişiye yakın tarihimizde "yüzellilikler" dendi. Bunlar arasındaki kürtlerin tümü politik işlevler üstlendiler.

Dersim'li Bahriye Eski Nazırı Kürt Hamdi Paşa (Cakacı Hamdi) Mısır'a sığındı ve oradan Arnavutluk'un Tiran şehrine geçti. Büyük olasılıkla orada öldü.

Mevlanzâde Rıfat Bey, Suriye'ye geçti. Gazeteci ve siyaset adamı olan Rıfat Bey "Serbesti" gazetesinin sahibiydi. 24 Mart 1919 tarihli "Hukuku Beşer" gazetesinde Kuvvayi Milliye'ciler aleyhindeki yazısı Mustafa Kemal'i çok kızdırdı. Komutan ve subaylar için "ali safihler", "haydut başları" deyimlerini içeren bu yazı, onun 150'likler arasına girmesinde büyük rol oynadı. 1930'da Halep'te öldü.

Kürt Mustafa Paşa için, yakın dönem tarih ve araştırmacıların büyük bölümü "Nemrut Mustafa Paşa" deyimini kullanırlar. Süleymaniyeli olan Mustafa Paşa, Irak’ta Şeyh Mahmud Berzenci’nin Kürt Hükümetinde yer aldı ve orada öldü

Fanizadelerden büyük kardeş Kerim Fani Doğan'dır (1824-1932). 1870'li yıllarda Osmanlı saltanatına muhalif faaliyetlerinden dolayı Sarıkamış'a, oradan da sırasıyla Muş vilayetine ve Ginc(Kaleköy) mutasarrıflığına sürüldü. 1926 yılında Şeyh Said Başkaldırısı nedeniyle tam yüziki yaşındayken bu kez Cumhuriyet idaresi tarafından Konya'nın Ermenek ilçesine sürüldü. Soyadı kanunundan sonra Doğan soyadını aldı. 1932  yılında 108 yaşındayken Ermenek'te öldü.

150’likler listesinde yer alan kürtlerden Adana’daki "Fanizade"lerden üç kişi yer alıyordu. Aslen Kürdistan'ın  Süleymaniye şehrinden olan bu aile, babaları Şeyh Abdulbaki Mehmed Fani Efendi'nin göçederek Tarsus'a  yerleşmesi nedeniyle birçok araştırmacı tarafından Adanalı bilinir. Abdulbaki Mehmet Fani Efendi, Sülaymaniyeli tüccar Ahmet İnayet Efendi'nin oğludur. 1850'de doğdu. 1875 senesinde Kadirli'de açılan Rüşdiye mektebinin kurucusu ve ilk muallimidir. 18 Kanuni evvel (18 Aralık) 1936'da Kadirli'de vefat etmiştir.

İyi yetişmiş bir mutasavvıf olan Şeyh Mehmed'in 7 oğlu vardı:

Zeynel Abidin Fani (1884-1938), İstanbul Hukuk Fakültesinde müderristi. Osmanlı Meclisi Mebusanı'na Adana milletvekili olarak seçildi. Hürriyet ve İtilaf Fırkası Genel Sekreterliği yaptı. Kürdistan Teâli Cemiyeti'nin kapatılmadan önceki son Genel Sekreteri'ydi. İlk kürt bayrağı Zeynel Abidin Fani tarafından hazırlanarak Kürdistan Teâli Cemiyeti kimliklerine bastırıldı, kendisinin Genel Sekreterliği döneminde cemiyet üyelerine dağıtıldı. 1924 yılında 150'liklere dahil edilerek vatandaşlıktan atıldı. Fransa'ya gitti, oradan Mekke'ye geçerek Mekke Şerifi Hüseyin ile birlikte "Vahdettin'i Karşılama Komitesi" kurdu. İngilizlerin Suudi Hanedanı'na darbe yaptırarak Şerif Hüseyin'i yönetimden uzaklaştırmaları üzerine Mısır'a geçti. Daha sonra yakınlarının yaşadığı memleketi Revanduz'a döndü ve 1938 yılında Revanduz'da öldü.

Ali İlmi Fani Bilgili (1878-1964), 18 Nisan 1912 – Ağustos 1912 döneminde Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda Kozan milletvekilliğine seçildi. "Ferda" ve "Rehber" gazetelerini çıkarırken İttihat ve Terakki karşıtlığı yaptı. Adana Resmi Gazetesi'nde müdürlük ve yazarlıkta bulundu. Ayrıca Adana'da yayınlanan "Anadolu" ve "Teceddüd" gazetelerine başyazarlık, Adana Lisesi'nde edebiyat ve farsça öğretmenliği yaptı. Kürdistan Teâli Cemiyeti üyesiydi. 1924 yılında 150’liklere dahil edilerek vatandaşlıktan atıldı. Sonra kardeşi Mesud Fani ile birlikte "bağımsız" Hatay'a yerleşti. 1939 yılında Hatay'ın Türkiye'ye katılmasından sonra antlaşma gereği yeniden Türkiye vatandaşlığına geçti. Affından sonra yazarlığı ön plana çıkarılarak törenle karşılandı. Soyadı Kanunu'ndan sonra Bilgili soyadını aldı. Maraş Lisesi'nde bir dönem felsefe öğretmenliği yaptı. 1964 yılında İstanbul'da öldü.

Dr. Mesud Fani Bilgili (1889-1979), Mersin'de yargıçlık ve "Cebelibereket" (Osmaniye) mutasarrıflığı yaptı. Kürdistan Teâli Cemiyeti üyesiydi. Kürt Talebe-Hêvî Cemiyeti yayın organı Rojî Kurd'a yazılar yazdı. 1924 yılında 150'liklere dahil edilip vatandaşlıktan çıkarılınca önce Suriye'ye, daha sonra Fransa'ya geçti. Dr. Mesut Fani Bilgili Paris’te hukuk doktoru oldu ve orada 1930 yılında L.Rodestein yayınevi tarafından yayınlanan "La Nation Kurde et Son Evolution Sociale" (Kürt Ulusu ve Sosyal Gelişimi) kitabını yazdı. 1938 yılında, 60 sayfalık "Atatürk'ün Hayat Felsefesi" adlı kitabı yayınladı. 1939 yılından sonra Hatay’da avukatlık yaptı ve 1979 yılında İstanbul'da öldü.

Ahmet Fazıl Bilgili, muvazzaf subaydır. Binbaşı rütbesinde Filistin cephesinde şehit olmuştur

Alb. Selahattin Fani Doğan, 1919 yılında ingilizler tarafından Malta'ya sürüldü. 12 yıl sürgün yaşamından sonra salıverildi. İzmir'e yerleşerek orada öldü.

Dr. Baki Bilgili (1879-1979), kardeşlerinin aksine kemalistlerle anlaştı. Adana'nın kurtuluşunda aktif roller oynadığı için Kurtuluş Savaşı Madalyası'yla ödüllendirildi. 1979 yılında İstanbul'da öldü.

Ali Sabahattin Fani, Şeyh Mehmed'in 7. oğludur.

Kaynaklar:

1- 150'likler / Kimdiler, Ne yaptılar, Ne oldular?, İlhami Soysal, Gür Yayınları, 3. Basım, 1988 İstanbul.
2- 150'likler Albümü, Tarih ve Toplum Dergisi, Ekim 1989.
3- Kürt Talebe-Hêvî Cemiyeti, Malmîsanij, Avesta Yayınları, 1. Basım, 2002 İstanbul.
4- Bir 150'liğin Kitabı, İsmail Arar, Tarih ve Toplum Dergisi, 1988.
5- İttihat-Terakki ve Kürtler, Naci Kutlay, Vejîn Yayınevi, 1990 Stockholm.
6- Kürdoloji Belgeleri, Mehmet Bayrak, Öz-Ge Yayınları, 1994 Ankara.
7- Kürdistan Teâli Cemiyeti, İsmail Göldaş, Doz Yayınları, 1. Basım, 1991 İstanbul.
8- Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Malmîsanij, Jîna Nû Yayınları, 1. Basım, 1991 Uppsala / Sweden.
9- Bitlisli Kemal Fevzi ve Kürt Örgütleri İçindeki Yeri, Malmîsanij, 1. Basım, 1993 Stockholm / Sweden.
10- Son Hattatlar, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, İstanbul, 1955
11- Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Besim Atalay, Yeni Basım, 1973 İstanbul.
12- İngiliz Belgelerinde Kürdistan 1918-1958, Ahmet Mesut, Doz Yayınları, 1992 İstanbul.




"Bawa Dûzîgûn" üzerine..

Türkler gibi Palandöken demek yerine "Dokan" der ve Pala ile Dokan'ın anlamları üzerinde ayrı ayrı durursanız Pala ismi sizi bir kavime, Dokan ismi sizi bu kavmin rahiplerine, din adamlarına götürür. Homa inancının ne olduğunu sorgulamadan kızılbaşlığa ve din adamlarına yeterince açıklık getirmiş sayılmayız. Nuri Dersimi, zazakide yer etmiş bazı sözcüklerin Kapadokî şeklinde isimlendirilen Hitit-Pala dilleriyle ilgisini tesbit etmiştir ama bu sadece bir sonuçtur. Dersimi, bunun nedenlerini araştırmaz ve farkında olduğunun bilgilerini sunmaz. Aynı olgunun farkına varan bazı araştırmacılar bu olguyu derinlemesine yargılamadan kürtlerin "anatolik" olduğuna dair tezler kurgulamışlardır. Kuşkusuz benim niyetim burada tez kurgulamak değil.

Şia, mevlevilik ve bektaşilik ile ruhani dejenerasyona uğrayan, özgün formu deforme olan kızılbaşlık bugün "Baba Duzgûn" demektedir. Oysaki aslı zazaki telaffuz ile "Dızgûn" kurmanciyle "Dûzîgûn"dur. Dêrsîm aşiretlerinin genel ismi eski kayıtlarda "dusîkî-duzîkî" şeklinde olup esasta dini bir isimlendirmedir. Zig yada Zik sözcükleri zirve, yükselti, uç anlamlarını vermektedir. Dızîgun, iki yüceliği, iki kutsiyeti içeren anlamındadır. Baba tanrı Güneş ile baştanrıça Ay'ın oğlu olması nedeniyle bu her her iki yüceliğin müşterek ürünü ve varisi olan tanrıya verilecek ismin bu nedenle Dûzîgûn olmasında şaşılacak bir yan yoktur. Dûzîgûn ismi, başlangıçta dinsel bir sıfatlandırmayken zaman içerisinde etnik sıfatlandırmaya dönüşecek olan Dımîlî, Dımîlkî genel isimlendirmesiyle de uyum içerisindedir. Dımîlî sözcüğünü çevirdiğinizde "iki boyunlu" anlamını verir. İki ayrı kutsiyetin ürünü olan bir tanrının izleyicilerine her iki (ay-güneş) tanrıyı dışlamayan ama üçüncüsüne, oğul tanrıya başat rol vermiş olmaları dolayısıyla Dımîlî denmesinde hiçbir aykırılık yoktur. Homa, iki farklı özellliği bünyesinde barındıran, gecenin ve gündüzün, bereketin ve döllemenin, iyiliğin ve kötülüğün, yaşamın ve ölümün hükmedicisi olarak düalist özellikler taşır. Düalist karakter, bahse konu inancın ay ve güneş kültüne birlikte yer vermesinin sonucudur.

Homa'nın bir diğer karakteri, anatanrıça kültü üzerinde inşa edilmekle birlikte eril oluşudur. Bu nedenle kızıldır, sur'dur, sor'dur, Kurê Şan'dır, güneşin oğludur, babasının oğludur, anası kutsal sayılmakla birlikte nesebi, soyaçekimi eril dominant anlayışla açıklanır. Dêrsîm'i, yörenin yaygın dili olan zazakiyi bir kenara itip farsça yada kurmanci ile anlamlandırmaya koyulursanız "Gümüş kapı" manasında algılamanız gerekir, oysa zazakide kapıya "der-derî" denmez, kapı sözcüğünün zazaki karşılığı 'bêr'dir. Dêrsîm'i, anatanrıçanın kutsiyetine izafeten inşa edilmiş tapınakların yöresi olarak kabul etmek doğru olanıdır. Burada Homa inancı, daha eski olan anatanrıça(ay) tapımının uzunca bir çekişmeden sonra baba tanrı inancına yenik düşmesi ve baba kültü ile örtülmesinden sonra ortaya çıkan bir uzlaşmayı, bir sentezi temsil etmektedir. Teslis'in(1) benzer türü günümüz kızılbaşlığında hala yer bulmaktadır. Dêrsîm inancının tanrısı Homa, Hitit'in Pulun, Urartu'nun Tarhund(Tarqun-Tercon) tanrılarıyla ve genel olarak Mithra(Threeaton) tanrısıyla benzer özellikler içermektedir. Zazakide üç sayısına 'hîri-hîryê' denmekte olduğunu, Hîrkaniya(Hyrkania) coğrafyasının Partia Homa Varga ülkesinin sınırları içerisinde yer aldığını da bilgilerimize ekleyelim.

Kurê Şan'dan, Bextiyar'a, Demenan'dan Balaban'a kadar aşiret isimleri Homa'nın sıfatları ve özellliklerinden ilham alınarak verilmiş isimlendirmelerdir.

Pêrî, anatanrıçaya adanmış bir akarsudur. Munzur da anatanrıçaya adanmıştır.

Alevîliği, kızılbaşlığı Zerdüşt diniyle açıkladığınız zaman Med-Pers çıkmazına girersiniz. Oysa persler Homa tapımının izleyicilerini İranî olarak kabul etmiyor Turanî kavimlerden sayıyorlardı. Türklerin hiç ilgisi yokken turanîliğe yamanmak istemeleri kendi köken perakendeliklerine bir dayanak uydurmak güdüsünün sonucudur. Turanî isimlendirmesi etnik bir isimlendirme olmaktan ziyade Mazda inancına karşı çıkan ve eski inançlarında direten topluluklara verilmiş dini bir isimlendirmedir. Partia Homa Varga, Partia Tigrak Xuda(farslar istihza amacıyla çarpıtarak Hüda derler(2)), Partia Tara Dariya (Siriderya) ülkelerinin yer aldığı coğrafya tümüyle Turan ülkesi olarak isimlendirilmekteydi. Daha sonraları Turan ülkesinin güneyini kapsayacak şekilde Xorasan dendi. Xorasan ismi, bu alanlara zamanla şemsî(mazdeist) inancının yayıldığına işaret etmektedir. Bu toplulukların Turanilik kadar bir diğer ortaklıkları da Parnî topluluklara mensup olmalardır. Estetik olarak teslis, felsefi olarak düalist, tanrı ve tapım anlamında barındırdığı monofizit özellikleri dolayısıyla kızılbaşlığın ancak her cepheden araştırılması ve içerdiği figürlerin yerli yerine oturtulmasıyla doğru sonuçlara varılabilir. Aksi halde Med-Pers ekseninde saplanılan Zerdüştî çıkmazına Kureyş, Ali ve Ehlibeyt çıkmazını eklemek hatası oluşur ki bu tür bir yorumlayış tarzı kızılbaşlığı müslümanlıkla açıklamaktır.

Sonuç olarak; Dêrsim, Dûsîkî, Dûzîgun, Dımîlî, Zaza(eril, oğul, güneşin oğlu, tanrının oğlu, güneş soylu), Homa sözcükleri bir yandan inanç sistemini işaret ederken diğer yandan anlamları itibarıyla şaşmaz bir bütünlük arzetmektedirler. Zaza ve kızılbaş inançlarını yorumlarken bu yanyanalığı ve uyumu gözardı edemeyiz. Homa inancı, başlangıçta ana tanrıça kültüne bünyesinde yer vermesi nedeniyle Zerdüştî inancından daha eskidir, İslam dini bu her iki dinden sonra gelir.

16 Kasım 2009

***

(1) Teslis: Üçlü. Baba, ana, oğul tanrı formuna sahip inanç türlerini tanımlamada kullanılan terim.
(2) Hüda : (farsça) Başlık, külah.

Dêrsim, Cebaxçor ve "Cesur Bingöl"...

1. Dünya Savaşı 1914 yılında başladı. Osmanlı İmparatorluğu 1916 yılında almanların yarattığı bir desise sonucu savaşa katıldı. Türk ordusu Enver Paşa komutasında kafkaslara kadar ilerledi. Rusya'nın karşı saldırısı karşısında tutunamayan Osmanlı ordusu yenildi ve geri çekildi. Yenilginin en önemli nedenlerinden biri de osmanlı kurmaylarının zorlu kış şartlarını hesaplayamamasıydı. Ordunun büyük bölümü donarak telef oldu. Yalnızca Allahu Ekber dağlarında 250 bin kayıp verildi. Ruslar geri çekilme sırasında oluşturulan savunma cephelerinin hepsini yardı ve düşürdüler. Rus ordusu kuzeyden Erzurum'u, doğudan Bitlis ve Muş'u ele geçirerek Cebaxçor dağlarına kadar ilerledi. Son savunma hattı batıda Kiğı'dan, doğuda Masalla deresinin duvar gibi sarp yamaçlarına kadar uzanan 150 km.lik bir yay oluşturuyordu. En şiddetli çarpışmalar Göynük (Agnit) deresinin derin bir kanyon oluşturduğu Çobantaşı (Keray Şıonê) ile bugün Şeref Meydanı denilen Sêrdeşt'in Masalla vadisine hakim yamaçlarında yer aldı. Radar Tepe (Mersos) ve Çobantaşı (Kera Şıonê) Rus ilerlemesinin durdurulduğu mekanlardır.

Osmanlı ordusunun cephe karargahı Sêrdeşt'teydi. Kös kaplıcaları yakınında yer alan askeri hastahaneye ilaveten Sêrdeşt'te de ikinci bir hastahane vardı. Yaralılar ve hastalar buralara sevkedilerek tedavileri yapılıyordu. Günümüz Sêrdeşt'inde bir şehitlik vardır. Şehitliğin bilgi panosunda bir zamanlar şu ibareye yer verilmişti; "Kiğı'dan Sêrdeşt'e kadar uzanan cephede 1,5 yıl devam eden savaş süresince 150 bin asker yaşamını kaybetmiştir, yöre halkının aynı büyüklükteki kayıpları bu sayıya dahil değildir."

Demek oluyorki 1. Dünya savaşının Cebaxçor ve mücavir yörelere faturası 150 bin insan kaybıdır. Bu sayıda yüksek bir zaiyat bugün "kahraman, gazi, şanlı" ünvanlarıyla güya taltif edilmiş illerin hiçbirisi için sözkonusu değildir.

Osmanlı kuvvetlerinin yanıbaşında savaşan kürt milislerine Cibranlı Halid Bey albay rütbesiyle, Kelaxsi'li Şeyh Şerif milis kaymakamı (yarbay) rütbesiyle, Ginc mireleri Mehmet ve Mahmud beyler binbaşı rütbesiyle, Melekan'lı Şeyh Abdullah binbaşı rütbesiyle, Çolig'li Tayyip Ali Bey binbaşı rütbesiyle, Zıktê'li Hacı Sadık Bey binbaşı rütbesiyle, Çanlı şeyhler İbrahim ve Ali binbaşı rütbesiyle, Çırik'li Baba Bey binbaşı rütbesiyle, Kargapazarlı Reşit Bey binbaşı rütbesiyle komuta ediyorlardı.

Savaştan 8 yıl sonra 1925 yılında Cibranlı Halid Bey Bitlis'te asıldı. Şeyh Şerif, Şeyh Abdullah, Baba Bey, Reşit Bey, Şeyh Ali, Şeyh İbrahim, Çolig'li Tayyip Ali Bey, Diyarbekir'de asıldılar. Zıktê'li Hacı Sadık Bey, Mustafa Muğlalı komutasındaki askerler tarafından kafası kesilerek öldürüldü. Mehmet Bey'in iki oğlu Mecit ve Şükrü Bitlis'te asıldılar. Mahmut Bey'in oğlu Süleyman Bey tutuklu olarak Bitlis'e götürülmek istenirken Muş ovasında kafası kesilerek öldürüldü. Hiçbirinin cenazesi iade edilmedi.

1. Dünya Savaşı müddetince ağır kayıplar vererek adeta insansızlaşmış yörede hasbelkader hayatta kalmış savaş bakiyesi insanlar 1925 yılında kadın, yaşlı ve çocuk ayırımı gözetilmeksizin etnik "temizliğe" uğratıldı. Mustafa Muğlalı komutasındaki kuvvetler Murat Vadisi'nde 227 köyü insanlarıyla birlikte yok etti. Bu katliamdan sadece dağlara kaçarak saklananlar kurtulabildi. Kaniya Reş, Tekman, Hınıs, Lice, Piran, Kulp yöreleri Cebaxçor yöresiyle aynı akibete uğratıldı.

Çocukluğumda bir çok köyümüzü gezme imkanım olmuştu. O dönemler köylerimiz 15-20 haneli ve az nüfuslu köylerdi. Niçin böyle olduğunu sorduğumda birçok köyün, birçok ailenin, birçok soyun geriye birtek fert bırakmayacak şekilde yokedildiği anlatılırdı. Ermeninin, rusun yapmadığını, yapamadığını kimlerin yaptığına not düşülerek tabii..

Bu insan kıyımlarının yaşandığı dönemde Bingöl yoktu. Çolig, Ginc, Arçên(Ardüşen), Darahini vardı.

Cesur Bingöl..?

Cesurmu..?

Çok cesur..!

Memlektin haline bakın. Tarih boyunca kıyım ve safeletle ödüllendirilmiş cesaret. Açlığın ve göçün nedeni cesaret.

Türke kanmışlığın, aldatılmışlığın, geri bıraktırılmışlığın, eziyet görmüşlüğün, aşağılanmışlığın, inkar edilmişliğin cesareti.

Anan öle cesaret.!

Kendini ancak kendinden olmayanlarla düşünmeye, dillendirmeye cüret edebildiği kadarıyla cesur, halden düşmüş biçare cesaret. İnsan olmanın sana verdiği ve hiç kimsenin alma hakkına sahip olmadığı hukukunu ifade edecek dili döndürmeye bile mecalin kalmamış.

Sözümüz cesaret sahiplerine.

Bu bina temelden çatıya çok güzel bir bina ama ne yazıkki bacasından çıkan dumanı eğri...

***

Devlet ilk adımı Norşin'de attı, Cumhurbaşkanı'nın ağzından Said-i Nursi'nin doğduğu köy olmasına izafeten Güroymak'ın asıl ismi olan Norşin'in [Nor: Yeni. Şin: Köy. Norşin: Yeniköy(ermenice)] benimsenebileceği mesajını verdi.

Şimdi sıra Dêrsim'de. Hükümetin Dêrsim'i kontrol altına alma isteği var. Bu istek yeni oluşmadı. 15. yüzyılın başlangıcından beri vardı. 1495 yılında Kiğı'nın Zora Gancer köyünde Serdar Mahmud'un öncülüğünde alevlenen Celali direnişleri 250 yıl devam ederek ancak 18. yüzyılın ortalarında kontrol altına alınabildi. Şikakilerin, Pazukilerin, Mihranların İran'a Zagros dağ silsilesinin doğusuna sürülmesi, Kuyucu Murat Paşa'lar bu dönemin anımsattıkları arasında.

19. yüzyılda Dêrsim tekrar direnmeye başladı. 1820 yıllarında vergi vermeyi, askerlik yapmayı reddeden Ginc ve Cebaxçor havalisine Akçadağ ve Dêrsim de katıldı. Direnmeler Doğu'da Müküs, Güney'de Cizre ve Rewanduz federatif devletlerini kapsayacak bir yayılma seyri izledi.

20. yüzyıla Darahini ve Dêrsim başkaldırıları damgasını vurdu. 1980'li yıllarda yeniden alevlenen ve hala devam etmekte olan kürt direnmesi nedeniyle "Bingöl ve Tunceli" tarih boyunca olduğu gibi yine köyleri yakılan, halkı göçetmek zorunda bırakılan yöreler arasında. Köylerimiz boş, ahalisi sürgün.

Devlet Dêrsim'de alevi hemi de zaza, Cebaxçor'da bağnaz sünni hemi de zaza..

Çoğu yerde Şeyh Said'le telaffuz edilen 1925 şehitlerinin mezarları üzerinde hala tepinilmeye devam ediliyor. Bitlis'te katledilen Cibranlı Halid, Gincli Mecid ve Şükrü beylerin mezarları dahi yok. Hükümet hiçbirinin cenazesini teslime yanaşmıyor. Müslüman olduğunu söyleyen yöneticilerin idaresindeki devletten bu konuda çıt çıkmıyor.

Seyid Rıza ismiyle telaffuz olunan 1938 direnişçilerinin mezarları bile yok. Devlet cenazeleri ne yaptığını bugüne kadar itiraf etmiş değil.

Faki Hasan, Tayyip Ali, Abdullah Melekani, Çanlı İbrahim ve Ali, Avdi Areb, Telli, Yado, Faris ile taçlanmayan, itibarı iade edilmeyen Cebaxçor isterse abad edilmeye çalışılsın, özünde bu bir inkar ve aşağılamadır.

Seyid Rıza'sız Dêrsim, Dêrsim'den başka her şeydir.

Ya Agiri?

Ya Sason?

Ya Zilan?

Cenazelerimiz çiğnenirken kürtlere cemile mi yapılmış olunuyor?

Cenazelerimiz rehin tutularaktan bizimle barışma isteği mi ortaya konulmuş olunuyor?

Ört ki ölem..

8 kasım 2009

Çolig ve Cebaxçor'un etimolojisine bakış


Bingöl'e hiç bir zaman Cebel-i Cur denmemiştir. Cebel-i Cur ismi bir tek kaynakta geçer. Şevket Beysanlıoğlu'nun yazdığı 3 ciltlik Diyarbakır Tarihi'nde Diyarbakır'ın kuzeyindeki dağlara araplarca Cebel-i Cur dendiği ibaresi vardır.

1- Cur sözcüğü su anlamına gelmez. Su anlamına gelen sözcük ermenice 'çor' sözcüğüdür. Yöremizde Palu'ya bağlı Sereçor ve Karaçor ismlerinde de 'çor' şeklinde yer almıştır. Çorba yada şorbe sözcükleri de bu çor sözcüğünden türetilmiştir.

2- Cebaxçor (Cebakhçor) bir ovaya verilen isimdir. Cebaxçor ovası vardır ama "Cebaxçor Dağı" yoktur. Cebaxçor'un etrafındaki dağlar Kuya Spi, Kuya Şem, Kuya Lis, Agnit, Çotala, Hasar isimleriyle anılır. Hiçbir Cebaxçorlu yörede Cebaxçor ismiyle anılan bir dağın varlığını işitmemiştir..

3- Diyarbakır'ın kuzeyinde Egil ve Piran vardır. Cebaxçor, dağ olmadığı gibi Diyarbakır'ın kuzeyinde değil kuzeydoğusunda yer alır.

4- Yöre insanının memleketini isimlendirmek için arap istilasını yada arapların isim vermesini beklediğini düşünmek son derece mesnetsiz bir iddia olur.

5- Makedonyalı İskender'in yöreye ermenice isim verdiğini söyleyenler İskender'in ermenice bildiğini kanıtlamak zorundadırlar.

6- 'Cebax' söcüğü şifalı anlamına gelmez. Aslında hem Cebax hem de Çor sözcükleri tarihin yazıya geçmiş en eski hint-avrupalı dili Hititçe'den ermenice ve partçaya geçmiştir. Hititçe tabakh sözcüğü ermenicede Tz(Ç)abakh formunu almıştır.

7- Tzabakh (Çabax) sıvının toplanması için kenarları yükseltilmiş kap anlamındadır. Coğrafik anlamda ise etrafı dağ yükseltileriyle çevrelenmiş alanları tanımlamada kullanılır.

8- Zazaki telaffuzuyla Cebaxçor yada Ermenice telaffuzuyla Çabaxçor köken olarak hititçe olmasına ilaveten hem hitit dilinde hem de ardılı hint-avrupalı diller olan partça ve ermenicede 'suların kavuştuğu, suların toplandığı yer' anlamına gelir.

9- Çevlik şeklinde bir isim yöre halkının isimlendirmesinde ve telaffuzunda hiçbir zaman varolmamıştır. Yöre halkı hala inatla kendi memleketine Çolig demektedir.

10- Çolig'in eski versiyonu 'Çorlig' şeklindedir. Sentax kuralı gereği yanyana yer alan 'RL' ünsüzlerinden önde olanı 'R'nin çok hafif telaffuzu yada zamanla düşmesi sonucu zazakide 'Çolig' şeklinde telaffuz edilegelmiştir.

11- Cebaxçor gibi bir bileşik isim olan Çolig sözcüğündeki Ço(r) öğesi de su anlamına gelmektedir, 'ig' söcüğü ise yer anlamındadır. Vartinig, Axçig, Arçük, Axpig, Ğazik isimlendirmelerinde fonetik gereği farklı versiyonlarıyla yer almaktadır.

12- Çolig partçadır ve 'sulak yer, su kıyısı' anlamına gelmektedir.

13- Zaza aşiretleri partların bakiyesidir, zazaki part sarayının, part aristokratlarının dilidir.

14- Yörenin partça ve ermenice isimleri bir anlam birliği arzetmektedir.

15- Yöremizde yer alan Kadran, Kadımadrak, Madragêlotan, Ğazik, Ğeyt, Aftor, Tarbason yerleşme birimlerinin isimleri de hititçedir. Bu isimleri ermenice yada zazaki ile açıklamak mümkün değildir.

16- İlaveten Cebaxçor yöresinin bizans kaynaklarında Azzianê, Azdianê, Azdianênê, süryani kaynaklarında Kitarion olarak isimlendirildiğini de malumat notu olarak ekleyelim.

Evliya Çelebi, Cebaxçor ve yöredeki diğer yerleşme birimlerinin tanıklık ettiği haliyle kökleri kadim tarihe uzanan Cebaxçor ve Çolig isimlerinin eskiliği önünde dünkü çocuk sayılır.

Memleketimizin ismini araplarla, makedonlarla yada Evliya Çelebi masallarıyla anlamlandırmaya yada açıklamaya koyulmak inkarcılığın dışında Çolig insanını küçümsemek ve memleketine isim verme yeteneğinden yoksun ilkeller güruhuna indirgemekle eşanlamlıdır.

Bir memleketin başına gelecek en büyük felaket tarihinin başkalarınca yazılmasıdır. (Arnold Toynbee)

Ekim 2009 / Stockholm




 

Mevlana Celaleddin'in kürtlüğüne dair bilgiler

Soy belirlemesinde herhangi bir araştırmacıdan çok Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin kendini nasıl tanımladığı, hangi etnik kökene mensup saydığı esas alınacak olursa kürtlüğü tartışılmaz görünüyor. Türklerin en önemli Mevlana araştırmacısı Abdulbaki Gölpınarlı'dır. Gölpınarlı, türkçeye çevirerek neşrettiği Mesnevi nüshasının girişine Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin kendini takdim ettiği; 'Kürt yattım, arap uyandım' şeklindeki cümlesini koymuştur. Mevlana bu deyimle soy mensubiyetini kürt olarak tanımlarken, arap dini ve kültürüyle yoğrulduğunu açıkça ifade etmiştir.

Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in yazdığı İbtida-name adlı yapıtta Mevlana'nın 1207 yılında Belh'te doğduğu, 5 yaşına bastığı 1212 yılında ailesinin Belh'ten ayrılmak zorunda bırakılarak uzun süre sırasıyla Suriye, Erzincan, Malatya yörelerinde kaldıktan sonra ancak 1221'de Konya'ya gelip yerleştikleri bilgisi yer alıyor. Orhan Pamuk'tan şahsen okumadım, şayet Mevlana'nın "rum asıllı" olduğunu yazmışsa; Grekçe bilmeyen, bunun yerine farsça konuşan, Belh doğumlu bir Mevlana ile karşı-karşıya olmaklığımız sözkonusudur.

Türklerin "rum" şeklindeki telaffuz tarzı temelde yanlıştır. Rum sözcüğü, etimolojik olarak günümüz rumenleriyle ilgilidir. Türkler rumenlerin ülkelerini de yanlış bir şekilde Romanya şeklinde yazıyor ve telaffuz ediyorlar. Doğrusunun Rumenia olması lazımdır. Rumenler, romalılardan farklı olarak slav topluluklarına mensupturlar. Türkçede "rum" sıfatlandırması batı Anadolu'nun grek ahalisini isimlendirmek maksadıyla kullanılmasına ilaveten 'diyar-ı rum yada rumî" deyimlerinde olduğu gibi coğrafik tanımlamada da kullanılıyor. Kürtler daha doğru telaffuz ediyorlar, grekleri, romalıları ve hatta türkleri "rom" olarak adlandırıyorlar. Karışıklık buradan ileri geliyor. Mevlana'nın "rumîliği" sonuçta grek topraklarında ikamet eden Mevlana Celaleddin'i aynı dini sıfatlandırmaya sahip diğer mevlanalardan ayırmak için yakıştırılan rumî sıfatının yanlış kullanımından ibarettir.

Bunun kadar önemli bir bulgu da Mevlana'nın Belh doğumlu olmasıdır. Doğum yeri ve tarihini oğlu Sultan Veled'in yapıtı aracılığıyla bilmekteyiz. Belh şehri, Sivêdî konfederasyonunun hanedanı olan Barmakî'lerin yönetim merkeziydi. Ebu Muslim Xorasanî ile eşzamanlı olarak Abbasilerin hizmetine girinceye kadar barmakîler Belh'te ikamet etmekteydiler. Partların bakiyeleri olan Xorasanî ve Sivêdî kabilelerinin müttefikleri durumundaki sair İranî topluluklarla birlikte göçleri aynı zamanda Hint-Avrupalı toplulukların Anadolu'ya en önemli göç dalgalarından biridir.

Çeşitli ansiklopedilerin Barmakî bahsinde ilgili hanedanlık ailesinin Abbasi halifelerinin hizmetine girinceye kadar budhist olduklarına, Sivêdî devletinin çöküşünden sonra bile günümüz Vatikan'ını anımsatır bir statüye sahip olarak yaşamış Belh şehrinin hiçbir devletin ve hükümdarın ilişemeyeceği özerkliğine değinilir.

Şerefname'den ulaşan, Osmanlı'ya şeklen bağlı, yönetimleri babadan oğula geçen 4 (görece) bağımsız kürt hükümetinden biri olan Ginc mireliğine dair bilgiler arasında Ginc mirelerinin Barmakîlerden geldiği bilgisi de yazılıdır. Bu mirelerin ahfadı boy mensubiyetlerini hala Sivêdî olarak tanımlıyorlar.

Gerek Mevlana'nın kendini bizzat tanımladığı cümlesi ve gerekse doğduğu yer kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kürt topluluklarını gösteriyor. Ailesinin Konya'da Selçuklu himayesine girmezden önce kürt vilayetlerinde ikamet etmiş olması da ayrıca dikkate değer.

İsmet Zeki Eyuboğlu'nun "Bütün Yönleriyle Mevlana Celaleddin" (Özgür Yayın-Dağıtım, İstanbul, 1988) adlı kitapçığında belirttiğine göre Sultanü'l-ulema diye anılan babası Bahaeddin bin Hüseyin bin Hatibi'nin Belh'ten ayrılması kendi isteğiyle olmamıştır. Eyuboğlu, ayrılma nedeni olarak bazı "kınanacak davranışların" varlığından bahseder. Şems-î Tebrizî olayında benzer kınanacak davranışların tekrarını bu kez oğul Celaleddin'de babadan intikal etmiş bir iptilanın tezahürü olarak görmekteyiz. Kuşkusuz niyetimiz ahlak yargılayıcılığı değil. Ancak zorunlu göçedişin nedenlerinin sorgulanmasına binaen bu bilgileri nakletmemiz gerekiyor.

Aynı dönemde varlık gösteren kürt soylu germiyanîlerin komşusu durumundaki isfendiyarîler de kürt ağırlıklıdır, paştu, fars, beluc ve tacik karışımı olup, sonuçta İran menşei taşıyorlar. Avestik Spen-data ismi, tarihi süreç içerisinde evrilerek orta dönem kürtçesinde (eşkanî) İsfendiyar'a dönüşmüştür. Eskiden bir kürt şehri olan İsfahan ismi de aynı avestik kahramanın, Spen-data'nın ismine izafeten verilmiştir. Tıpkı kürtler gibi farslar arasında da İsfendiyarî kabileler var. Fars isfendiyarîleri farsların ezici çoğunluğunun aksine kürtler gibi sünni akidelerini takib ediyorlar. Farslarda İlam'ın dravidileriyle karışmanın sonucu olan dominant esmer tenlilik isfendiyarîlerde yerini açıktenliliğe bırakıyor. Farslar, isfendiyarîleri "kuhî' kabilelerden sayıyorlar. Süreç içerisinde asimile olarak farsların bünyesine iltihak etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Germiyanî bahsiyle birlikte İsfendiyarî bahsinin de taranması aynı yörede eşzamanlı olarak bulunmuş toplulukların kökenine ilişkin daha net bilgilere ulaşmamızı sağlayacaktır.

25 Nisan 2009

SPARTAKUS = GÜNEŞ SOYLU

Spartakus isminin, bileşik bir isim olduğu, sözcüğün oluşumunda birarada açıkça görülen, her biri anlamlı, ayrıca dönemi itibarıyla yaygın şekilde kullanılan birden fazla sözcük nedeniyle oldukça belirgin.

Spartakus ismini hitapta düşen 'S' ekini bir yana bırakarak, ister SP-ARTA-KU şeklinde ele alalım, isterseniz SPA-RTA-KU şeklinde düşünelim, baştaki SP yada SPA kelimesi Hitit, Pala dillerinde 'Güneş' anlamına gelen ISPANU kelimesinde bulunan SPA sözcüğünü içeriyor.

Supani ( Sophene-Sophanene-Şupani )​ Krallığı isminin ilk hecesinde Güneş anlamında yer bulmuş SP konsonantlarıyla da uyum arzediyor.

Güneş Soylu anlamına gelen Subarî, Subarru, yada semitik ifade tarzıyla Subarto-Subartu isimlendirmesinin ilk hecesinde yer alan SUB sözcüğüyle de uyumlu.

İrani dillerde ve dolayısıyla kürtçede bulunan gündoğumunu yada şafağı belirten 'Sıba, Sipan, Sübê, Sıwa,' kelimeleriyle de uyum halinde. Spartakus ismi diğer bir yandan SPİR yada SPER'den türetilmiş Erzuruma bağlı İSPİR ilçesi ile Van'ın doğusunda yer alan Keşiş Gölü yakınındaki İSPİR köyünün isimlerinde gözlemlediğimiz Kürdistan coğrafyasında yer alan eski yerleşme birimlerinin isimleriyle de uyumlu ( Spir ve Sper tesbitleri Herzfeld'e aittir ).

İbranice Sept=Yedi sayısına ve haftanın yedinci gününe izafe olunan kutsiyetin İrani kültüre çevirisi yedinci günün Güneş'le 'Şem' şeklinde ifade olunmasını beraberinde getirmiştir. Burada bir bağıntı sözkonusudur. Hepa ( Heva-anatanrıça ) gibi SPA ( Güneş ) kavramı da semitik inançlara eski Hint-Avrupalı inançların etkimesiyle geçmiştir. Daha eski olan anatanrıça tapımından eril tanrı yada tanrılara tapıma geçiş, aynı zamanda Ay tapımından Güneş tapımına geçiştir, eskiden Ay'a izafe olunan ( Hept-Hepta ) kutsiyetin Güneş ( Sept ) dominant kutsiyete evrimidir. Hint-Avrupalı dillerde yedi rakamı anatanrıçadan miras kalan Heft-Haft-Hewt-Hot sözcükleriyle açıklanırken, yedinci gün ŞEM ile yani Güneş'le açıklanmak durumundadır. SP formunun Güneşle ilgisi sadece linguistik açıdan değil eski dönemlere ait dini ve mitolojik bulguların eşliğinde düşünüldüğü zaman, inançların evrimiyle atbaşı yürüyen felsefi biçimlenmenin, dolayısıyla kavramların evrimi net bir şekilde karşımıza çıkar.

Eski Hint-Avrupalı kavimler Güneş tapımına, baba-tanrı Güneş'e, ana-tanrı Ay'a, teslisi yaratarak oğul tanrı Mithra'ya gelmezden, yani tanrıları AS genel ismi altında insani benzetmelerle insanlaştırmadan önce PAN genel ismiyle anılan yarı hayvan-yarı insan tanrılara tapınmışlardır. Her tanrının gücünün bir hayvanda cisimleştiğine inanan eski tapım şekillerinin yeni dinler içerisinde biçim değiştirerek varlıklarını sürdürdüklerini, Diyonisos tapımındaki keçi kültünden, Homa-Warga ibaresiyle karşımıza çıkan kurt kültünden, Sigit tasvirlerinde sıkça rastlanan Şah-Maran çağrışımlı yılan kültünden biliyoruz. Atın ehlileştirilmesi olayı insanlık tarihinde en az bilgisayarın icadı kadar önemli bir merhale sayılması gereken pastoral devrimle birlikte ele alındığında toplum yaşamındaki önemi rahatça anlaşılır. Kaldı ki At tapımının varlığını günümüze kadar ulaşmış Hint-Avrupalı kültüre ait at-tanrı tasvirlerinden de biliyoruz. Mazdeizmin kutsal metinlerinde ata ve kurta yer verilmesi eski inançların yeni inanç sistemleri içerisine monte edilmesinin sonucudur. Hint-Avrupalı dillerde at anlamına gelen kelimenin Güneş sözcüğündeki 'SP' konsonantlarını içermesi, ata soyluluk ve kutsallık izafe edildiğini göstermektedir.

Güneşin ayrı bir isimlendirmesi olan Xor sözcüğü ile Sumerce at anlamına gelen 'asna- kurra' kelimesinde de aynı benzerlik sözkonusudur. Kaldı ki atın Horse şeklinde telaffuz edildiği Hint Avrupalı diller de vardır. At, yüceltilmiştir. Atın isimlendirilmesinde kullanılan 'SP yada ST' fakat esasta 'S' konsonantının kendisi, diğer bir deyişle atın ismi dahi Güneş'le ilgilidir.

Hellen ağzında Kappadokia şeklinde telaffuz olunan ama eski İranî dilde Katpa(haspa)tuka olan ve 'Güzel Atlar Ülkesi' anlamına gelen sözcüğün ilk hecesi olan 'Kat' bölündüğünde at'tan geriye sadece 'K' konsonantı kalır. 'At' hayvanı işaret ederken başa eklenmiş 'K' ( kentum-sentum kurallı dönüşümünün sonucu olarak ) isme kutsiyet katıldığını açıklıyor. Swa-Kuwa versiyonlarında görülen K-S ünsüzlerinin yer değiştirmesi anlam değişikliğine yol açmaz. Bu durum Hint-Avrupalı dillerde yaygın olarak 'S' ile simgelenen kutsiyet kavramının 'K' konsonantı ile ifadesinden başka hiç bir şey değildir. Böylece Spartakus bileşik isminde yer alan ilk kelimenin anlamını doğru bir şekilde 'Güneş' olarak anlamlandırmış oluyoruz.

İkinci sırada yer alan 'RTA' yada 'ARTA' sözcüğü ise hem Sanskritçe hem de eski İranî dillerde 'soylu, doğru, adil, hak, yasa' anlamlarına gelmektedir. Ermenicede artar, 'adil, haklı, hak sahibi' demektir. Arî, Arya, Eyra, Îrî sözcükleri T-Y konsonant dönüşümü yada sentax kuralı sonucu 'T' nin düşmesiyle daha eski olan Arta kelimesinden türetilmişlerdir.

KU, mensubiyet belirten ektir.

Spartakus sözcüğü, anlam olarak daha da genişletilmeye müsait olmakla birlikte kısaca Güneş Soylu anlamındadır.

06 Haziran 2006

Canbegan isimlendirmesi üzerine

Canbeg adı geniş bir coğrafyaya yayılmış topluluklarla ilişkilendirilebileceği gibi tarihsel olarak incelendiğinde oldukça eski dönemlere kadar götürülebilecek dini bir isimlendirme, dolayısıyla farklı aşiretlerin aldıkları ortak bir isimlendirme olarak da karşımıza çıkmaktadır. Canbegan topluluklarının sürgün yada göçler nedeniyle iç anadoluya yerleşenlerini tesbit etmek elbetteki önemli. Kürdistan'ın Koçgiri mıntıkasında kalanlarına ilaveten Antep, Maraş, Adıyaman, Urfa hatta Mardin'e kadar aynı topluluğun izlerini ve varlığını sürmek mümkün.

Ağırlıklı olarak bugün Lübnan'da kümelenmiş olan Canpolad toplulukları geçmişte Kilis merkezli olmakla birlikte Canbegan konfederasyonu içinde yer alır. Denilebilirki Canbegan konfederasyonunun ana kolu bu Canpolad ismi altında kümelenmiş aşiretlerdir. Dini marjinalleşme nedeniyle sürgün ve göçe mecbur kalmışlardır. Sürgün edilenleri mireleriyle birlikte Lübnan'a yerleştirilmiş, arta kalanları dini inançlarını sürdürebilecekleri kürt aşiretlerinin arasına göçetmişlerdir. İkinci önemli kolun Arguvan ve Koçgiri gibi alevi ağırlıklı yörelere göçerek buradan yayıldığı anlaşılıyor.

Köken olarak Canpolad ve Canbeg aynı sözcüklerdir. Polad, Homa tapımıyla ilgilidir. Eski kürt inançlarında öne çıkan oğul tanrının lakabıdır. Sosyolojik bir sıfat olan Beg tanımı da oğul tanrıya izafeten kurgulanmış bir sıfattır. Tarihin çok eski dönemlerinde Mitra olarak olarak anılan bu tanrı Hititlerde ve Urartularda Tarhund (Tarqun) olarak tapım görmüştür. Oğul tanrıdır, savaşçıdır. Bugünkü Tercan ilçemizin ismi bu tanrıya tapınmanın eseridir. Tercan'ın (Tercon) eski dönemlerde büyük bir Tarqun tapım merkezi olması ve bu tanrı adına inşa edilmiş tapınak dolayısıyla isimlendirilmiş olması büyük ihtimaldir. Kürtlerce Tercon olarak isimlendirilen Tarqun islamiyet sonrası Tercal ve giderek Deccal'a dönüştü. Muhammedin dini İran'ın batısından İtalya'ya kadar tapım gören tanrıyı Deccal'a tahvil ederek tasfiyeye koyuldu.

Ter ve tar sözcükleri ışın, parıltı anlamına gelmektedir. Zazaki tij kurmancide de vardır. Soran lehçesinde Hetaw'a dönüşmüştürki en eski versiyonları Hurrice Tawiti (Tiawat), Luvice Tabiti şeklinde karşımıza çıkan sözcüklerdir. Sözcüklerde karşımıza çıkan 'te-ta' şeklindeki ilk hece ışığı ve parıltıyı işaret etmektedir. Karanlık anlamındaki 'tari" sözcüğü bile ışığın zıddı olarak 'tar' kökünden türetilmiştir. Işıksız, zifiri anlamlarından çok, Güneş'in çekilip ay aracılığıyla süren ışımanın, daha net ifadeyle yansımanın dominant olduğu zaman diliminin tanımlanmasında kullanılır. Diğer bir deyişle güneşin kendisi çekilmiştir ama 'tar' yani ışıması sürmektedir, ay ve sair yıldızlar aracılığıyla parıldamaya devam etmektedir. Kelime türetmenin her toplumda dini ve felsefi şekillenme ile ilgili olduğunu hatırlamakta yarar var.

Canpolad ve Canbek isimlendirmeleri bu anlamda kürtlerin eski tanrılarına verilen isimlendirme ile ilgilidir. Polad ismi aynı tanrının savaşçı ve koruyucu niteliklerine izafeten verilmiştir. Asurca ve grekçe versiyonları Balad-Balath şeklindedir. Önüne 'Can' eklenerek sevgi ve bağlılık ifade etmeye çalışılmıştır. Canbeg versiyonunda ise baştanrının yönetici ve önderlik meziyetleri öne çıkarılmıştır.

Canpolad'ların islamla ters düşen dini inançlarını muhafaza etmek adına Osmanlı ile çatışarak yöreyi terketmelerine ilaveten Canbegan topluluklarının sünni islamla barışık olmayan inanç toplulukları arasına göçü dini marjinalleşmeyi açıkça gözler önüne sermektedir.

Xarpêt, Kerkuk, Xaneqîn, Polatlı(!), Bala (!), Haymana yörelerinde rastlanan Şıxbızinîler (Şabazoî) Kars yöresinde 'Şabaz' olarak anılırlar. Germîyan (Xaneqîn) yöresindeki mevcudiyetleri ora kökenli olduklarını göstermeye yetmiyor. Dikkatle incelenirse tarihte Şabazoî olarak karşımıza çıkan bu konfederasyonun da dini marjinalleşme sonucu dağılarak göçettiği gerçeğine ulaşılır. Muş, Musul, Tılmuz (Viranşehir) tarihi isimlerinde karşımıza çıkan aynı Balath yada Homa'nın farklı bir sıfatı olan 'Mus' nasılki eski dönemlerde ŞAMUS olarak ifade edilirken bugün başına kürtlükle alakası olmayan 'Şıx-Şex' ilave edilerek yada 'Şa' öneki islami dürtüyle 'Şıx'a çevrilerek karşımıza çıkarılıyorsa, Şıxbızın sözcüğünün başına da aynı akibet gelmiştir diyebiliriz. İslamiyet sonrasında eski inanca ait isimlendirmeler tahrifata uğratılmışlardır. Bu arada MUS tapımı ile ŞABAZOÎ tapımlarının farklı olduğunu ama her ikisinin de kürtlerin geçmiş dönem tapımları olarak tarihimizde uzunca bir müddet yer aldığını belirtelim. Bu durumda Şıxbızîn topluluklarını Germiyan'dan göçettirmek yerine, Kürdistan'ın kuzeyinden başlayan dağılmalarına bir sınır tayin etmek gerektiğinde Germiyan mıntıkasını işaret etmek gerekecektir.

Dürzilikle ilgili formel bilgiler arasında bu inanca ait isimlendirmenin inancın kurucularından olan Anuştigin Derezî'den geldiği, Fatımî Halifesi Biemrillah'ı tanrı saydığı zikredilebilir. Sünni ve batınî (bu arada şii) inançlarıyla çatışan özelliği ise tanrının yeryüzüne inip insan kişiliğinde görünmesidir. Bu prensibe göre tanrı sayılan Biemrillah'ın tanrısal (Lâhutî) ve insansal (Nasûtî) kişiliği vardır. İsa'nın kişiliğiyle, teslisin öne çıkan yanı oğul tanrıyla bir çakışma sözkonusu. Mitra inancının hristiyanlıkla birlikte Dürzi inancına da etkimiş olması sözkonusu. Dahası tanrının bir çok kez yeryüzüne inip insan kılığında görünmüş olması hristiyanlıkla arayı açıyor.

Biz Anuştigin Derezî'yi bir kenara bırakacak olursak Dürzi isimlendirmesiyle benzerlik gösteren çok eski bir başka inanca atıfta bulunmamız gerekecektir. Eski kelt inancı olan Druid'lik inancı sadece isim benzerliği bakımından değil bu inancın temel prensipleri bağlamında da Dürzilikle ilişkili görünüyor.

Druide kelt rahiplerine verilen isim. Meşeyi (tanrıyı) gören anlamında bir sözcük. Druidliğin temelinde ise ruhun ölmezliği ile ruhun göçü inancı yer alıyor. Ruhun tanrıdan insana ve insandan tanrıya göçünü esas kabul eden Dürzilikle, ruhun göçü temasını esas alan drudilik arasında bu temel prensipler bağlamında sıkı bir benzerlik var. Druidliğin İ.S. 12. yüzyıla kadar yaşadığı söyleniyor. Dürzilik ise İ.S. 12 yüzyılda tarih sahnesine çıkmış bir inanç. Eski inançların kendini yeni inançlar içerisinde farklı mezhepler yada kollar olarak devam ettirdikleri bilinen bir olgu.

Meşe ağacına dönelim. Zazakisi mazyêr. Meşe palamuduna mazî diyoruz. Mazd yada mazda eski kürt tanrısı. Mis (bazen Lis) anatanrıça, Mus (Muş) ise açık duman yada bulut renklerini işaret eden, gümüş rengi ve metal olarak gümüşle ilgili oğul (ay) tanrının sıfatı. Aşiret isimlendirmelerinde rastlıyoruz. Yerleşim birimi isimlendirmelerinde rastlıyoruz. Baba tanrı Mazd'ın (Mard-Marduk) Mardin'in Çiyaye Mazî yöresinde Mard'la yanyana yer alması, Daruzafaran Manastırının tavanındaki güneş sembolleriyle birlikte düşünüldüğünde bana pek anlamlı geliyor. Bu birlikteliğin örneklerini onlarca dağın ve yerleşme biriminin yanyanalığı tahtında kanıtlayabiliriz.

Dahası, türkçe sandığımız palamut sözcüğü oğul tanrının yaygın sıfatlarından olan 'balath' (hititlerde Pulun) sıfatından üretilmiş bir sözcük olarak meşe ağacının tohumunu, tabir yerindeyse oğulu tanımlamada kullanılıyor. Sondaki 'Mut' ise Modan, Mutki, Alamut gibi sözcüklerle eşlendirilecek bir sözcük. Yörelerin meşe ormanıyla kaplı olması ise ayrı bir muammamı diyelim? Bana göre hiçte muamma değil.

Pala bıyıklı alevi ve ezdi kardeşlerime ilaveten pala bıyıklı olmanın islamiyet yerleşinceye kadar bütün kürtlerin ortak estetik anlayışına tekabül ettiğini, Hitit'in Pala eyaleti ve palaca denen dilin bu oğul tanrı kavramıyla ilgili olduğunu düşünmekte yarar var.

Kelimelerle dans etmeyi okurlara bırakarak, hiçbir dini isimlendirmenin, dini kavramlardan esinlenerek verilmiş hiçbir topluluk yada yerleşim birimi isimlendirmesinin tesadüflerle oluşmadığını ve tesadüflerle açıklanmayacağını söylemekle yetiniyorum.

28 Mart 2009

Xormek, Xorasan ve Xwarezm üzerine..

Hürremilerin tarihte yer alması (M.S.) 8. yüzyıla rastlar, Xwarezm ise Part devletinden beri tarihte ismi geçen bir bölgedir. Partların (M.Ö.) 3. yüzyılda tarihte yer aldıklarını hesaba katarsak arada bin yılı aşkın bir sürenin bulunduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Xormek ve Xwarezm isimlerini Hürremi isminden hareketle anlamlandırmaya çalışmak bu denli büyük kronoloji farkı varken etimolojinin kurallarına aykırıdır.

Yazıdaki bir diğer yanlış Medaîn şehriyle ilgili. Medaîn'in arapça "medler" anlamına gelmesi Med başkentinin arapça isim aldığı ve bu ismin medlerce benimsediği anlamında bir iddia olur ki aslı yoktur. Medaîn önce arapça değildir, sonra Med başkenti değildir. İlk defa İskender'in komutanlarından I. Seleukos Nikator (M.Ö. 312–281) tarafından kurulan Seleukid devletine (M.Ö. 323-150) başkent olarak inşa edilmiştir. Kurucusuna izafeten ilk adı Seleucia (Selefkiya)'dır. Daha sonra Part Devleti'nin eline geçmiş, Part hanedanlığına Sasaniler tarafından son verilmesi üzerine Sasani başkenti olmuştur. Medaîn adı Part döneminde verilmiştir. Babil harabeleri ve bugünkü Bağdat'la üçgen oluşturacak şekilde Bağdat yakınlarında yer alan bir şehirdir. Arap yayılmacılığı döneminde Tak-ı Kisra ismiyle de anılmıştır. Günümüz arapları bugün küçük bir kasabaya dönüşmüş yerleşim birimini sahabe Selman-ı Farısî'nin hatırasına izafeten Selman-ı Pak şeklinde de anmaktadırlar. Sonuç olarak Medaîn Medlerin başkenti olmadığı gibi Med coğrafyasında yer almamaktadır. Etimolojik değerlendirmesinin taşıdığı yetmezlik kadar hatalı tarih ve coğrafya bilgilerinden hareket etmesi Roşan Lezgin'i arap iştikaklarından yada müelliflerinin tartışmalı bilgilerinden aşiretlere şecere peydahlamaya çalışan şeyhlerin konumuna indirgemiş. Vardığı sonuç "Khoreme (Khoremek) Dokhtê Fade (Patek)"in ismini bir aşirete teşmil etmekten ibaret.

Yanlışlar bununla sınırlı değil. Bir alıntısında "Gorgan [Goran?] Batınileri" ibaresi var. Gorgan'la Goran arasındaki fark Hira Dağı ile Nur Dağı arasındaki fark kadar büyüktür. Goran, Hewreman da denilen kürt aşiret konfederasyonlarından birinin adıdır. Zazakî'ye yakın bir lehçe ile konuşan bu kürt aşiretlerinin diline Hewrî yada Hewremanî deniliyor. Yaşadıkları bölge Hewreman olarak isimlendiriliyor. Hewreman Bölgesi Güney Kürdistan sınırları içerisinde yer alıyor. Gorgan ise Hazar (Kaspis) Denizi'nin güney kıyılarında yer alan bir şehrin adıdır. Doğru yazımı Gurgan'dır. Arapça'da 'G' ünsüzü bulunmadığı için araplar tarafından Cürcan olarak telaffuz edilip yazılıyor. Gurgan eskiden Zakadra bölge devletine başkentlik etmiş çok eski bir yerleşme birimidir. Zakadra arap yayılmacılığından önce Sogdia olarak anılıyordu. I. Dareios (Dārayavahuš, M.Ö. 549-486) tarafından yazdırılan Nakşi Rüstem kitabelerinde bahsedilen Saka Homavarga ülkesi ile Sogdia aynı ülkedir. Sasaniler döneminde ikiye bölündü, kuzey kısmı Xorasan olarak isimlendirilirken güney kısmı Zerenc Gölü (Drangiana) ve çevresini kapsayacak şekilde sırasıyla Sakawana, Sogdiana, Zakastan, Seistan ve en nihayet Sistan şeklinde adlandırılır oldu. Bugünkü Sistan eyletinin merkezi Kirman şehridir. Tarihi bilgilerden anlaşılacağı gibi aynı ismin tarihin farklı dönemlerinde farklı yazılması ve farklı telaffuz edilmesiyle karşı-karşıya olmaklığımız sözkonusudur. Dolayısıyla tarihi geçmişi çok iyi bilinen ve bugün de var olan Gorgan şehri ile Goran aşiret topluluklarını eşitlemek oldukça yanlıştır.

Xwarezm, coğrafya ismidir. Anılan bölgenin bir dönem Moğol istilasına uğramış olması bölge adının moğollarca verildiği anlamına gelmez. Bölgede Moğol hareketlenmesini (M.S.) 12. yüzyıldan daha geriye götürmenin imkanı yok. Orhun kitabelerinin yazıldığı tarihi esas alacak olursak bölgede türk varlığını ancak (M.S.) 8. yüzyıla kadar götürebiliriz. Kaldıki moğol ve türk aynı kavim değil. Dillerinin aynı grupta yer alması bu iki farklı halkı eşitlemeye yeterli değil. Türkler, Xwarezm'de moğollardan önce bulundular. Moğollara yenik düşen Celaleddin Harzemşah başlangıçta Selçuklu devletinin vasalıydı.

Xwarezm, Zerdüşt dinini kabul etmeyen Turanî aşiretlerin yaşadığı coğrafyaya verilen isimdir. Aynı nitelikteki Sogdiana'nın komşusu olan Xwarezm, Semerkand (Marakanda) ile Aral Gölü arasında yer almaktadır. Herzfeld, Xwarezm isminin eski İran dillerinin Xwa/Xwara öntakısı ile "toprak" anlamına gelen Zam sözcüğünden türetildiğini açıklıyor (Ernst Herzfeld, The Persian Empire, Studies in geography and etnography of the ancient Near East, Frank Steiner Verlag, Wiesbaden 1968, sayfa 316, dipnot 6) . Kutsal kitap Avesta'da Xwa şeklinde yer alan sözcük Luwi dilinde Kuwa ve Swa olarak karşımıza çıkıyor. Bilge Umar aynı sözcüğün sair Hind-Avrupa dillerinde "Awa" şeklinde yer aldığını ve Hellen dilindeki "Eu" ile aynı anlama, yüce, kutsal anlamına geldiğini tesbit ediyor. Bu durumda Xwarezm ismini "kutlu ülke (toprak), yüce ülke, yukarı ülke" şeklinde anlamlandırmak gerekecektir. (Bilge Umar, Türkiye'deki Tarihsel Adlar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1993)

Kürtçe açısından bakıldığında; Warı(ê) (yayla, yüksek yer, zaz.), cuar (yukarı, zaz.), cor (yukarı, kurm.), diyar (yüce, yüksek, zaz.-kurm.), awa (kutlu,yüce, sor.) sözcüklerinin ses benzerliği kadar anlam birlikteliğine sahip olduklarını görmekteyiz.

Xorasan ismi Xwarezm'le aynı anlama sahip. Xor sözcüğü Xwar'ın bir varyantıdır. Assa, asan, anassa takılarını Luwi ve Nesi dillerindeki ülke yada şehir isimlendirmelerinden tanıyoruz, yer anlamına geliyorlar. Sogdiana'nın iki eyalete bölünmesinden sonra ülkenin kuzey kısımları "yukarı ülke, yüksek ülke" anlamında Xorasan olarak adlandırıldı. Xor eski dilde Güneş anlamına da geliyor. Yüce ve yüksekten hareketle Güneş'e xor denmiş olması aykırılık arzetmiyor. Hitit belgelerinde adı geçen ve henüz lokalizasyonu yapılamamış olan Khuwarsanassa yöre adının Xwarezm ve Xorasan adlandırmalarıyla etmoloji bakımından hiçbir farkı yoktur.

Kürt dili % 70'in üzerinde Hitit ve Luwi dillerine ait kök sözcüklerden türetilmiştir. Eski Germanca'nın % 60'nın, Sanskritçe'nin yüzde 80'nin Hititçe olduğunu ingiliz arkeoloji profesörü ve dil araştırmacısı Colin Renfrew kanıtlıyor (Colin Renfrew, Archaeology and Language: The Puzzle of the Indo-European Origins, Jonathan Cape London, 1987). Bizimkilere ise Fate ve Ebu Müslüm'den kürt tarihi türetmenin hamaratlığı bir sinmiş ki kalkmak bilmiyor. Kürtlük Ebu Müslüm'le başlamadı, Ebu Müslüm dönemi kürtlerin araplara boyun eğip liderlerinin öncülüğünde deforme hatta dejenere oldukları döneme tekabül ediyor. Eğer köklerine merak salmışlarsa Ebu Müslüm'ü bırakıp çok eski dönemleri araştırmayı kürtler niçin akıl etmezler demenin yerine ne zaman akıl edecekleri sorusunu öne çıkarmak gerekiyor?

Bu gidişle Hitit yöre isimlerine de arap iştikakları temin etmek zorunda kalırsak hiç şaşırmayacağım. 'Bütün yollar Romaya çıkar' deyimini anımsatırcasına kürtlerin hem alevi hem sünni kesimden aydınlarının yolları her ne hikmetse dönüp dolaşıp ya hürremilikten, ya alevilikten, ya fatımilikten, ya batınîlikten sonuçta ise araplardan ve Kureyş'ten geçiyor. Hiç kimse kürtlerin araplardan binikiyüz yıl önce Med, sekizyüz yıl önce Part imparatorluklarını kurduğunu, eğer Nesi(Hitit) ve Kassit (Lulubi-Luwi) hesaba katılırsa iki bin yıl önce imparatorluklar kurduğunu hatırına bile getiremiyor. Her biri tarih sahnesinde yüzyıllarca yer almış bu imparatorluklardan geriye hiçmi tarihi bilgi kalmadı?

Bu imparatorlukları kuranların dilleriyle, yöre isimlendirmeleriyle, etnografik özellikleriyle kürtlerin dilini, yöre isimlerini, özelliklerini karşılaştırmak çokmu zor?

Sogdiana'nın ikiye bölünmesinden sonra kuzeyden güneye sıralanan üç komşu ülke oluşuyor. En kuzeyde Xwarezm, güneyinde Xorasan, en güneyde ise Kirman çevresini kapyasan Zakastan yer alıyor.

Peki, Zakastan'ın güneyinde hangi ülke vardır?

Zakastan'ın güneyinde Mekran ülkesi yer alır, Mek'lilerin yaşadığı coğrafya anlamında adına Mekran denmektedir. Xormekan, yukarı Mekran'da yaşam sürdürmüş aşiretlerden birinin ismidir. Mekran'ın yukarı (kuzey) sınırı Zakastan (Seistan)'ın güney sınırıdır. Zakastan'ın başkenti Kirman'dır ve Xormek aşireti Kirmanci yada Kirmanciye konuşur. Xorasan'da kürtler federasyon talep edecek yoğunluktalar. Mekran'da bugün Belucilere ilaveten hala kürtler yaşıyor.

Etimoloji, kelimelerin köken bilimiyse kronolojiden ve etnografyadan, dolayısıyla tarihten ayrı düşünülemez. Tarihi ise coğrafya bilgilerini dışlayarak ele alamayız. Araştırmacıların yararlandığı kaynaklara dikkat etmesi, ideolojk tutumla bilimselliği ayırdetmesi gerekiyor. Aksi halde şecere levazımatçısı durumuna düşmek kaçınılmazdır.

12 Nisan 2010

AHLAK-AKIL-HUKUK-SİYASET


Bazıları benim Kelbajar ve Mirov Dağı soykırımları aracılığıyla Kurdistana Sor'un tasfiye edilmesini gündeme taşımama gülmüş. Bu iş gülmeyle ağlamayla olmuyor. Ülkesi parçalanırken kürtler yine keskin milliyetçilere ve örgütlenmelere sahiptiler. Bugün, kürtlerin 4 milyonu aşkın insanı vatanlarından koparılmış olarak sürgünde yaşıyor, kürtler tarih boyunca sahip olmadıkları sayıda keskin zekalıya sahip durumdalar. Avrupa Birliğine katılım adı altında Kürdistan'ın parçalanmışlığı ebedileştirilmek isteniyor, kürtlerde ise bilgiçlikten geçilmiyor.

Kısacası ne bilgiçlik, ne gülmek, ne ağlamak, ne miting, ne de gösteri yürüyüşleri kürtlerin acılı yaşamını dönüştürmeye yetmedi.

Ermenistan; Türkiye, soykırımı tanımasa da olur diyor. Sonra vurgu yaparak Ermenistan'ın Türkiye'den toprak talebi yoktur açıklamasını devlet olarak net bir tonla açıklıyor. Ermenistan bunu yaparken, tek-tek ermenilerden yada sivil toplum örgütlerinden farklı olarak yaklaşımını bir devlet beklentisi ve tavrı olarak ortaya koymakta. Son derece tutarlı bir tavır ve hiç yanlışı yok. Soykırım gerçektir(zaten kimsenin şüphesi yok), soykırımı yapan türklerdir ama Türkiye tanımasa da olur denmesinin anlamını birileri idrak edemese bile ben idrak ediyorum.

Ermenistan şunu söylüyor; Sadece soykırım demekle olmaz, benim exilde 4,5 milyon ermenim var. Bunların yurt sorunu var. Soykırım derken ikiyüzlü davranıyorsunuz (deyim Ermenistan'ın resmi açıklamalarında yer almıştır). Hiç kimse ermenilerin yurdunun iade edilmesi gerektiğini söylemiyor. Biz tazminat ve özür beklemiyoruz. Topraklarımızı geri istiyoruz. Ermenistan yönetiminin dünyaya deklare ettiği yaklaşımı budur.

Bu yaklaşımın eşliğinde; Ermenistan, Türkiye tanımasa da olur derken, esas talebinin soykırımın Türkiye tarafından tanınması yada özür yada tazminatla işi geçiştirmek olmadığını ifade ediyor. Bir kararlılığı öne çıkarıyor. Benim esas talebim ilhak edilmiş ülkemin bana geri iadesidir diyor. Türkiye'den toprak talebinde bulunmuyor. Bu açıklamalar Türkiye'nin sınırlarını kemalistler gibi algılayanlara çelişik gibi görünebilir ama ermenilerin tavrı çelişik değil ve tam aksine son derece berrak ve tutarlı. Ermenistan, Türkiye ile Kürdistan'ın ayrı ülkeler olduğu gerçeğini iddialarına ve tezlerine esas edinirken doğru ve gerçekçi bir yaklaşımdan hareket ediyor. Ermenilerin bir milim toprağı Türkiye içerisinde değil. Ermeni toprakları Kürdistan'da. Ermeniler, istediklerini kürtlerden, toprak taleplerini Kürdistan'dan koparacaklarını ilanen duyuruyor ve uyguluyorlar. Ermeniler bu nedenle olası bir Kürdistan'a karşı gardını almış olmanın ötesinde, uluslararası resmiyet kazanmış Kürdistan parçasını bir çırpıda yokederken dünyaya gayet net ve anlaşılır bir resim sunuyorlar. Yönelimlerini saklamaya dahi ihtiyaç duymaksızın açık soykırım ve tehcir aracılığıyla tüm dünyaya ve bu arada kürtlere bir kararlılık örneği olarak dayatıyorlar..

Ermenistan, ermeni soykırımına katılmamış, o dönemde Rusya'nın siyasi sınırları içerisinde olan, bulundukları topraklarda binlerce yıllık geçmişi olan kürtleri bir çırpıda etnik temizliğe uğratıyor. Ermenistan, bizzat ermenilerin ve kürtlerin katliamlarından kaçarak Rusya'ya sığınmış ve orada eskiden beri yaşamakta olan kürtlerin arasında yer bulmuş ezdileri ayrıma tabi tutmaksızın cenderesinde öğütürken gözü karalığının boyutları hakkında kuşkuya yer bırakmayan bir profil çiziyor.

Ermenistan, kürtlerin varlığını inkara, zazaların kürt olmadığına, kürt dilinin inkarına ve yasaklanmasına dair azami baskıyı uyguluyor. Bu konudaki politikaları İran ve BAAS baskıcılığını geride bırakıyor. Kolonyalist inkarcılığı ve ilhakı, soykırım uygulamaları ve tehcirleriyle İran, Türkiye ve BAAS'la ayniyet gösteren bir kürt politikası izlediğinin inkar edilemez kanıtlarını ortaya koyuyor.

Ermenistan'ın kürtlere uyguladığı soykırım ve tehcir İran ve Türkiye'nin açık desteği ve fiili yardımları ile gerçekleşiyor. Öyleki türk çeteciliğinin örnek isimleri Türkeş ve Demirel bile bu dönemde Ermenistan'la mutabakat sağlıyor, Azerbaycan'da darbe örgütlüyorlar.

Sizin gibi düşünmeyenler, bu gelişmeleri alt-alta sıralayarak aslında fazla kurcalamaya hiç ihtiyaç hissettirmeden ayan-beyan ortada duran niyetlerin ama hepsinden önce kürtlere katliam ve ilhak şeklinde yansıyan gelişmelerin ilerde varacağı merhaleyi pekala görüyor ve anlayabiliyorlar.

Bazıları gülmeyi seçmiş. Eviniz yanarken tam-tam çalmak yangını söndürmeye yetecekse davulu boynunuzdan indirmeyin derim. Fakat burası acı bir gerçekki çaldığınız davulun önünde ancak türk ve ermeni devletleri halaya durur. Baksanıza, ermeni soykırımının tanınması türkler arasında bile girişim olarak imzaya açıldı. Kabak kimin başına patlıyor sorusu sizlerin sorununuz olmasa bile benim ilgi alanıma giriyor.

Bilgisizliğin ve umursamazlığın bu türlüsüne gülemediğim gibi katılamıyorum.


"Kürt çapulcuları"

Kurdlerden çıkan çapulcular her milletten çıkmıştır. Batıdan gelerek, karadeniz kıyılarından gelerek çapulculuğunu sınayan binlerce insan ermeni katliamında diş payı aramıştır. Ancak bunlar, Osmanlı'nın yine o güne kadar eşine az rastlanır bir hazırlıkla, idari kurumlarıyla, hacısı, hocası, papazıyla ve de Alman imparatorluğuyla mutabakata varıp dev ordularını ermenilerin üzerine sürmekte gösterdiği acımasızlığın ve çapulculuğun yanında devede kulak kalır. Tarih boyunca türk devleti ve ordularından daha büyük çapulcu görülmedi.

İkincisi, bu çapulcular devletin paramiliter güçleri olarak devletin silahlarını omuzlamışlardır. Sonuçta araçtırlar. Silahların sahibinin kim olduğu, cinayeti kimlerin planlayıp yürürlüğe koyduğu çok önemlidir. Osmanlı devleti almanların da askeri katılımıyla açıkça ve var gücüyle soykırımın içindedir. Yeryüzünde hiçbir hukuk, hiçbir mahkeme bir cinayet eyleminde silahı tutuklayıp tetiği çeken parmağın sahibini serbest bırakmaz. Akıl kadar hukukun ve yaygın teamülün gereği olarak her yerde her cinayette tetiği çeken parmağın sahibi yargılanır.

Kürtlerin çapulcusu o gün vardı bugün de var. Her ne hikmetse her dönemde birileri her iki dünya savaşı öncesi ve sonrası herkese parmak ısırttıran Alman-Osmanlı soykırımcılık suçunu devletlerden ve paşalarının sırtından alarak "çapulcu" kürtlere yıkmayı vazife edinmiştir.

Lozan'a gelinmeden önce İngiliz-Fransız ittifakının çöl bedevilerine devlet vadedip, kürtlerin ülkesini "yönetime gelmeyen, asi, çapulcu" suçlamaları eşliğinde parçaladığı hafızalardadır. Kürdistan'ın zorla, hile ile, asılsız suçlamalarla parçalandığını unutanlar çoğu kez bu propagandif teranelerin etkisinde kalarak dönemin kürtlerini suçlar pozisyona düşmüşlerdir. Oysa aklı başında olan her insan kürtlerin yönetim geleneklerinin eski olduğunu, devletçiklerinin yüzlerce yıl yaşadıktan sonra Osmanlı'nın ancak avrupalı güçlerle itifak oluşturarak tasfiye edebildiğini bütün detaylarıyla bilir.

Kürdistan'ın zenginliklerini ele geçirmeyi 18. yüzyılın sonlarından itibaren akıllarına koyan batılı devletler ülkemizde 1100 civarında misyoner okulu açmışlardır. Vilayet-i Sitte (altı vilayet) olarak isimlendirilen o dönemin Kürdistan vilayetlerinde sayısı 1100'e varan misyoner okullarının varlığı her köye kaç misyoner okulu düştüğünü hesaplamayı zorunlu kılarken, diğer yandan "acaba ermeniler yeniden hristiyanlaştırılmakmı isteniyordu" merakına hatta hayretine vesile olacak ironik bir sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Misyoner okullarının hemen tümü batılı devletlerin istihbari karargahları olup buralardan her türlü yeraltı faaliyeti yönlendirilmiştir. Çoğu din görevlisi adı altında istihbari faaliyet yürüten "misyonerlerin" raporları incelenirse sömürgeciliğin özünde talancılık ve çapulculuk olduğu gerçeğinin saklandığını ve bunun yerine zenginlikleri yağma edilmek istenen kürtlerin "çapulcu" olarak tanımlanıp teşhir edildiklerini görürsünüz. Zaten her sömürgeleştirme eylemi "uygarlık götürmeye, çapulcuları hizaya getirmeye" yönelik bir işgal ve ilhak eylemi değilmidir? Her sömürgeci devlet istila öncesi elinde İncil'i ile papazları yada elinde Kur'anı ile mollaları öncü güç olarak gödermemişmidir? Kendi başlarına bırakıldıklarında zenginlikleri ve kendine yeterlilikleri olan sömürge halklara sonuçta Kur'an ve İncil'den başka hiçbir şey kalmayıp tüm zenginlikleri yağma, talan, soygunla el değiştirmemişmidir? İşgal ve ilhak sömürgelere kan ve gözyaşından başka ne vermiştirki?

Kürtler Osmanlı tarihi boyunca "celalidirler". Misyonerlerin dilinde "çapulcu" olurken, Cumhuriyet döneminde "eşkiya-şaki-mürteci" sayıldılar ve sanatları "şekavet" olarak lanse edildi. Daha sonraki dönemlerde "anarşist ve terörist" olarak damgalandılar. Biz bu filmi 18. yüzyılın başından beri izleyegeldik.


Siyaset hukuka ölçü alınırsa?

ABD, Irak işgali dönemide tecavüz suçları işledimi?

İşledi?

Ayrım gözetmeksizin yaşlı, kadın, sivil katlettimi?

Etti.

Bu saydıklarım bütün uygar dünyada infial uyandırdımı?

Uyandırdı.

Niçin sesiniz çıkmadı?

Çıkarınıza uygun olduğu için değilmi?

ABD'nin Irak' a girdiği günden beri katledilen sivillerin sayısı 150 binin üzerindedir. Burada savaşmayı seçen arap milliyetçisi, BAAS mensubu, köktenci v.s. değil, sivilleri konuşuyoruz. Sivil insanların ölümlerini konuşuyoruz.

Siz de konuşabilirmisiniz?

Yada bu insanların kürtten, ermeniden farklı bir türe mensup olduklarını söyleyebilecek birileri bulunabilirmi?

İnsan!

Evet insanı haklarıyla birlikte ve bu hakların en başlıcası olan yaşama hakkıyla ele almanın gereklerini konuşuyoruz.

Ermenistan yönetiminin Saddam yönetiminden hiç farkı yok. Benim dikatörler için sivil halk ölsün demeye getirdiğim yok, ancak katillerimizin hukukunun savunulması bir insan hakları sorunu olsa bile bunu hararetli bir şekilde yapmak kürtlere düşmez. Düşer diyenlerin tavrı Saddam'ın idam kararını imzalamam diyen Celal Talabani'nin gösteriş itkili insancıllığının düzeyine iner.

Ermenistan bir devlet, kürtlerin soykırımlara uğratılmasına tavır aldığını gören varmı?

Diaspora ermenileri İngiltere, Fransa, Amerika'da devlet içinde devlet konumunda. Bugüne kadar kürtlerin haklarını savunmalarını bir yana bırakınız, soykırıma uğratılmalarını kınamışlıklarının bir tek ifadesini bulup buraya aktaracak olan varmı?

Van Kuli'lerin, günümüzdeki koruculuğa denk düşen bir Osmanlı örgütlenmesi olarak yalnızca ermenilerden teşekkül ettiğini Garo Sasuni yazar. Ermenilere "teba-i sadık" denmesinin nedeni bu kurumun sadece kürtlere değil ortadoğunun diğer halklarına karşı silahlı bir baskı gücü şeklinde kullanılmış olması nedeniyledir.

Osmanlı Paşası Bedirhan'ın emrine verilen özel muhafız birliği Revanduz'dan Hakkari'ye kadar Moltke'nin yapmadığını, yapamadıklarını yapmıştır. Süryanilerin Osmanlı adına katli, ezdilerin katliamlardan bizar olup Ermenistan'ın (o dönemde devlet değildiler) Rusya kontrolündeki yörelerine ve Çukur Sad-Şirvan-Şadili kürtlerinin arasına sığınmaları o dönemde gerçekleşmiştir.

1850 yılına kadar Osmanlı-Alman ittifakı kürtleri mükerrer soykırımlara maruz bırakırken infaz mangalarının ön saflarında ermeniler vardı. Buna rağmen Kürdistan'da önemsenecek türk nüfusu yoktu. Türklerin kürt mireliklerini tasfiyesinden sonra bölgede ilk defa yerleştirmeye başladığı idari kurumlarına dayanak olacak türk nüfusu ancak bu dönemden sonra Kürdistan'a sızdırılabilindi.

Nasılmı?

1840'ların sonunda Osmanlı'nın kolonileştirme eylemine karşı çıkıp asker ve vergi vermeyi reddeden Akçadağ kürtleri diğer yöreler gibi ayaklandılar. Üzerlerine gelen Osmanlı güçlerini iki kez yenilgiye uğratan kürtler seferber edilen ermeniler tarafından yenilgiye uğratıldılar. Malatya, Afşin, Maraş, Gürün, Darende, Sürgü, Besni, Arapkir, Ağın, Erzincan, Erzurum, Oltu, Aşkale, Gümüşhane, Bayburt, Nizip, Antep, Hatay ilk defa bu şekilde türk nüfusun akınına uğradı, daha sonra orduların himayesinde Harput'a hatta Palu'ya kadar uzanacaklardı.

Osmanlı'nın Almanya ile birlikte Kürdistan'ı işgali ve ardından ilk defa sömürge statüsünden daha geri bir statüye düşürerek iç sömürge bile denemeyecek bir şekilde ilhak etmesi ruslarda tedirginlik yarattı. Ruslar, 1820 Rus-İran savaşı sonunda üçüncü ilhakçı güç olarak ellerinde bulundurdukları Ermenistan parçasının avantajlarını da kullanmak suretiyle kendileri gibi ortodoks olan ermenileri daha yoğun şekilde manipule etmeye başladılar. Ermenilerin rus yanlısı tutum takınmaları "talihin dönmesine", ermenilerin Osmanlı ile Almanya yanındaki ayrıcalıklı ve özgün pozisyonunun değişmesine neden oldu. Ardından 1855 Zeytun direnmesi ve 1877 Osmanlı-Rus harbi öncesi ermeni direnişleri ve kırımları yaşandı.

1890'larda kurulan Hamidiye Alayları, Van Kuli örgütlenmesinin yerine ikame olundu. Ancak Hamidiye alaylarına hiç bir zaman top gibi ağır silahlar verilmedi. Van Kuli kuruluşu aynı zamanda topçu birliklerine sahip düzenli askeri örgütlenmeydi. Hamidiyeler ise hafif süvari alayları olarak örgütlendiler.

Kendi bilgisizliğinizi başkalarına çifte standartlı diyerek suratlarına çarpmamanızı tavsiye ederim. Şayet bilmiyorsanız gidiniz öğreniniz. Kürtlerin ve kürt ermeni ihtilaflarının tarihi geçmişine ilişkin bilgileriniz egemenlerin yazdığı tarih bilgileriyle sınırlı. Konuya objektif yaklaşabilecek birikimden yoksunsunuz. Kaldıki kürtler bu konuda taraftırlar. Ülkelerinin önemli bir bölümü ermeniler tarafından yutulmuş durumda. Ermenistan'da BAAS-Kemalist uygulamalara taş çıkarttırır baskı türleriyle cendereye alınmış vaziyetteler. Bunun insan hak ve hukuku önünde taşıdığı anlamı ve ehemmiyeti idrakten acizmisiniz?

Kelbajar çoklarına batar oldu, Mirov kelimesini bir kez olsun yazamayanlar ermenilere payanda olma madrabazlığını kimseye kaptırmaz hale geldiler. Kürt milletinin hukukunu, varlığını bunlarmı savunacak yada savunulmasını millete öğretecek?

Ört ki ölem..


Ahlak-akıl-hukuk

İnsanların öldürülmesine karşı çıkmanın ahlaki kriterleri Azerbaycan ve Irak'ta öldürülenlerin, sürülenlerin de insan nesline mensup oldukları gerçeğini esas alır. İnsanlığın ölçüleri yeryüzünün bütün insanlarını kapsar. Bir tek insan için dahi olsa sessiz kalmak konunun lafzıyla ilgilenildiğine delalet eder.

Azerbaycan ve Irak halkları kürtlere ne kadar karşıt ve uzaksa Ermeniler de o ölçüde karşıt ve uzaktırlar. Azerbaycan ve Irak coğrafya olarak Kürdistan'a ne ölçüde yakınsa Ermenistan da aynı ölçüde yakındır.

İnsan hukukunun temelde eşit olduğu ve eşitçe ele alınması gerektiği önce uygar hukukun ölçüsüdür. Diğer yandan insan yaşamıyla ilgili olması bağlamında ahlak ve vicdan ölçülerini de gerekli kılar.

Bunun dışında insan hukukunu milletlerin çıkarlarına, siyasi beklentilerine uygun olarak ele almak yada almamak yaklaşımı vardır. Uluslararası hukuk bugünkü haliyle güçlünün hukuku olmak ve güçlü olanın çıkarlarını savunmaya müteallik bir görünüm vermek durumundadır. Bu ölçüler "akli" olmakla birlikte ahlaki ve vicdani ölçüleri, insani sorumlulukları, hepsinden daha önemlisi eşitlik ve adalet prensiplerini gözetmeyen bir tarzı temsil etmektedir. Kürtlerin temel zorlukları da bu anlayışın egemen olmasıyla yakından ilgilidir.

Herkese hukukun emrettiği ölçülerde eşit ve hakkaniyet temelinde yaklaşmak belki o gün için izlenen siyasetle uyuşmayabilir, bu durumda sorgulanması gereken siyasetin ahlakiliği ve akılcılığı olmalıdır.

Meseleyi böyle anlamayanlar madrabazlardır. Siyasetler değişebilir ama insanın hakları daha bir gelişme ve genişleme göstererek ebediyete kadar baki kalacaktır.

Kürt siyasetçileri arasında hiç kimse ermeni soykırımını inkar etmedi, tartışmaktan da kaçınmadı. Kürtlerin bugün bile devam eden soykırıma ve tehcire uğratılması sözkonusu. Bunun faili ve müsebbibi Ermenistan. Bu sorunu ermenilerin soykırımını tartışırken tartışmayıp ne zaman ve nerede tartışacaksınız? Kurdistan'a Sor'un tasfiyesini ermenilerin vatanlarından sürülmesiyle kıyaslamayacaksanız hangi soykırım ve tehcirle kıyaslayacaksınız? Hepsi biribirine benzer ve kıyas teşkil eder durumdadır. Kıyasa değer eşitleri yada benzerleri karşılaştırmak bilim yönteminin de gereğidir. Bunu burada, bu aşamada yapmayıp nerede yapacaksınız?

Ermeniler masaya kendi hukukları ile geliyor. Yeryüzünün en çok bastırılmış, en çok istismar edilmiş, en çok katledilmiş milletini suçlayarak geliyor, kürtler üzerinden talepte bulunuyorlar. Kürtlerin masaya koyacakları neler olmalıdır? Kürtlerin bir hukuku yokmudur? Maruz bırakıldıkları ve hala bırakılmaya devam edildikleri soykırımlar önünde hakları ve söyleyecekleri yokmudur? Neyle kıyaslayacaksınız, masaya kendi hukukunuz olarak ne koyacaksınız?

İşte kürt aydınının görev ve sorumlulukları burada ortaya çıkıyor. Farz olan ve aslolan önce senin hukukundur. Sünnet olanı öne geçirmeyin ve bu tutarsızlık için ensemizde boza pişirmeyin lütfen.

Avukatsız bir millet olan kürtlerin avukatlarını dinlemeye ihtiyacımız var. Dünyanın neredeyse tümü bizim katledilmemiz önünde susarak ve susmaya devam ederek ermenilerin avukatlığını üstlendi, bizler de yeterince dinledik. Şimdi kürtlerden başlayarak bütün dünyaya kürtlerin uğratılmakta oldukları vahşetin anlatılması gerekiyor.


SONUÇ

Hiç bir soykırım, soykırıma uğratılanların toprak talebinden ayrı ele alınamaz.


Ermeni Soykırımını ele alış tarzınız yanlış. Bir soykırımı nasıl ele alacağınızı bilmiyorsunuz. Soruna yaklaşımınız bir değil birçok şeyi gözardı ediyor.

Şu anda bir soykırım kınama girişimi sürdürülüyor. Gerçek bir insanlık suçuyla ilgili olarak, Dersim soykırımıyla ilgili olarak bir kampanya yürütülüyor.

Dersim soykırımı, sınırları ne olursa olsun, katılınız yada katılmayınız, Dersim ismiyle belirlediğiniz coğrafyadan ve bu coğrafyaya dair hak iddialarından, toprak taleplerinden ayrı ele alınabilir mi?

Uğradığı sayısız soykırımlar önünde haklı ve insani taleplerden ibaret olan kürt milletinin siyasi talepleri kürtlerin toprak taleplerinden ayrı ele alınabilir mi?

Aynı şekilde ermenilerin, türklerin, azerilerin, rusların, farsların, arapların, gürcülerin ermeni soykırımı önündeki tutumları, tek-tek bu milletlerin ve rejimlerin her birinin yek diğerinden farklı şekillerde ortaya koyduğu toprak taleplerinden ve toprak iddialarından ayrı ele alınabilir mi?

Yada alınıyor mu?

Soykırıma uğramak, bir toprakta, bir soyun, yani o toprağın yerlilerinin, yerleşiklerinin toplu ve sistematik bir sekilde imhası anlamına geliyor. Soykırım denen eylem, yöneliminde sınırları belirlenmiş bir coğrafyayı, bir ülkeyi, bir bölgeyi esas aldığına göre.. belli bir coğrafyayı bir milletten, bir halk grubundan, bir inancın mensuplarından, bir soydan temizlemek anlamına geliyor.

İnsanları topluca yoketmek anlamına geliyor. Etnik 'temizlik' anlamına geliyor. Demografik 'temizlik' anlamına geliyor.

Bu nedenle, soykırımlar, soykırıma uğrayanlarla-uğratanlar arasında, ülke sorunundan, toprak sorunundan bağımsız ele alınamazlar. Yaşanmış bir soykırım olarak ermeni soykırımı, temelde ermenilerin eskiden beri yaşadıkları topraklar üzerinde topluca imha edilmeleri sorununa, kıyımla, göçettirmeyle boşaltılmış bir vatanları olduğu sorununa, 'ülke' sorununa tekabül eder, dolayısıyla ermenilerin haklı toprak taleplerinden ayrı ele alınamaz.

Ermenilerin toprakları ve vatanları vardı. Esir alındılar. Tehcir edildiler. Aşağılandılar. Döndürüldüler.

Soykırıma uğratıldılar.

Yok edildiler.

Vatanları ellerinden alındı...

Sonuç olarak, ermenilerin sorunları sadece soykırımdan ibaret değildir. Ermenilerin uğratıldığı soykırım gerçeği, ermenilerin kendilerine ait toprakları olduğu gerçeğinden, ermenilerin bir vatanı olduğu gerçeğinden bağımsız değildir. Ermeni soykırımıyla, ermenilerin vatanının neresi olduğu sorununu, bu vatanın sınırlarının nereye kadar ulaştığı ve ulaşması gerektiği sorusuyla birlikte ele almak gerekiyor.

Ermenilerin, sadece Batı Ermenistan'ın tamamını ilhak etmiş olan inkarcı türk devletiyle değil, sünni islamla değil, yayılmacılıkla değil, ama aynı zamanda bölgedeki diğer milletlerle de toprak sorunları ve bölge devletlerinden toprak talepleri vardır. Siz adına ne derseniz deyin.. Buna Kürdistan dahildir.. "zazaistan" dahildir. Zazası, kurmancı, alevisi, sünnisi, ezdisi dahildir..

Ben ilk defa burada değil, bundan yıllar öncesinden başlayarak bugüne kadar ermenilerin toprakları iade edilmediği sürece ermenilere yapılan tarihi haksızlıkların giderilemeyeceğini, tazmin edilemeyeceğini söyleyegeldim.

Ermeni soykırımının kabulünün, suçlularının cezalandırılmasının, ermenilerin maddi ve manevi kayıplarının tazminatla karşılanmasının gerekli olduğunu.. ama bunların hiçbirisinin soykırım aracılığıyla ellerinden alınan ermenilerin tarih boyunca üzerinde yaşadıkları kendi topraklarında, vatanlarında yaşama hakkından daha önemli olmadığını.. ermenilerin soykırımla gaspedilen haklarının, hukukunun, uğradıkları kayıpların.. ancak soykırımlar aracılığıyla ellerinden alınan yaşama alanlarının, vatanlarının iade edilmesiyle tazmin edilebileceğini, bir ölçüde hafifletilebileceğini savundum.

Dünyaya bakınız. Bir çok ülkenin ermenilere dair politikaları vardır. Ermeni soykırımını ele almada netleşmiş tavırları vardır.

Ermenilere ve ermeni sorununa muhatap olan türklerin, farsların, rusların, azerilerin, gürcülerin, arap yayılmacılığından beri arapların, ermenilerle ilgili resmi tezleri, devlet politikaları var. Bu ülkelerin aynı zamanda "Ermeni Sorunu"nda ortaklıkları da var.

Ermenilerin toprak talepleri var. Ermenistan'ın kürtlere, ezdi kürtlere, alevilere, zazalara ilişkin resmi tezleri, iddiaları var. Ermenistan'ın devlet olarak bu konuda bir politikası var. Ermenistan "üniversitelerinin" adı geçen gruplarla ilgili çalışmaları var. Bunlardan haberdarsınız.

Mağdur taraf olarak ermenilerin ilgileri ve adına ne derseniz deyin ilgili coğrafyaya yönelik talepleri ve çalışmaları vardır.

Ermeniler eskiden kiliselerinin bulunduğu harabelerin yanıbaşına ev yapmaya karar verdikleri zaman onlara misafir gözüyle bakılacağını önermekle, onların bu taleplerinin eskiden kendilerine ait olan kendi vatanlarında yaşama hakkı olarak kabul görmesini önermek biribirinden farklı iki yaklaşım tarzıdır.

Çağırıyorsunuz da kimi çağırıyorsunuz, hangi gidenleri?

Hanginiz misafir, hanginiz ev sahibi?

Ataları Dersim'de yaşamış bir ermeninin çocuğu Bertali Dersim'e çağırsa, Bertal misafir olsa çağıran ermeni olsa ne olurdu?

Dersim Bertalin memleketi mi?

Evet! Memleketi!

Ya ötekilerin, ya ermeninin?

Memleketi değilmi?

Kürtlerin de bir ermeni politikası olmak zorundadır. Zazanın, ezdînin, alevinin, kurmancın, sünninin bir ermeni politikası olmak zorundadır. Kürdistan'ın bir ermeni politikası olmak zorundadır.

Kürtlerle-türkler, kürtlerle-farslar, kürtlerle-ruslar, kürtlerle araplar (siz kürtler yerine zazalar deyin hiç farketmez) arasındaki anlaşmazlık sadece Kürdistan sorunuyla, kürtlerin kendi vatanlarını, kendi topraklarını kurtarmaları sorunuyla sınırlı değildir. Bu saydığımız ülkelerle kürtler arasında Ermenistan sorunu, ermeni topraklarının 'paylaşılması' sorunu da vardır.

Araplar, farslar, kürtler, türkler, ruslar, azeriler ermenileri müştereken zayıflattılar, sonra ermenileri sistematik kırımlara uğratarak kendi öz vatanlarından söküp attılar.

Nasıl mı?

1915'in dehşetengiz yöntemleriyle.

Ermenilerden geriye kalan 'vatan', ermenilerle iç-içe yaşamalarının sağladığı elverişli konumlarının yardımıyla hiç beklenmedik bir şekilde kürtlerin eline geçti. Ermenistan topraklarının en büyük parçasını kürtler ilhak etmediyseler bile bugün burada ağırlıklı olarak kürtler oturuyor. Batı Ermenistan bugün Türkiye'nin siyasi sınırları içerisinde bulunuyor, türk ve alman orduları tarafindan 'temizlenerek' ilhak olundu ama üzerinde ağırlıklı olarak, sünnisiyle, alevisiyle, kurmancıyla, zazasıyla, ezdisiyle kürtler yaşıyor. Ermeni soykırımını kürtler tasarlayıp yürürlüğe koymadılar. Buna rağmen ermeni soykırımı bölgede kürtlerin lehine bir nüfus yayılması yarattı. Kürtler Ermenistan'a dışardan gelmediler. Ermenilerle içiçe yaşayan aynı coğrafyanın insanlarıydılar. Soykırımdan önce evlerinin yan yana olmadığı durumlarda, köyleri yanyanaydı. Müslüman olmanın ve ermenilerle içiçe yaşamanın sağladığı avantajla kürtler hiç zorlanmadan ermenilerle birlikte yaşadıkları, ortaklaşa sahip oldukları yörelerin hakimi haline geldiler.

Ermenilerin eskiden yaşadığı bölgelerin, yani ermenilere ait olan ve Ermenistan'a dahil edilmesi talep edilen toprakların önemli bir kısmının, ilaveten Kürdistan'ın derinliklerine kadar yer tutan ermenilere ait özel mülklerin, kilise mülklerinin.. ister zaza ister kurmanc olsun, alevisiyle sünnisiyle kürtlerin elinde bulunduğu, Kürdistan'ın siyasi sınırları içerisinde yer almakta olduğu bir olgu mudur, değil midir?

Ermeni sorununa, ermeni toprakları sorununa kürtler dahil olmasalar bile ermenilerin diğer komşuları arasında ermeni topraklarının ilhakı ve paylaşımı konusunda bir ihtilaf zaten vardı. Ortada bir soykırım gerçeği vardır. Ermenilerin tek-tek diğer ilhakçı devletlerle olduğu gibi, devlet olmayan kürtlerle de ülkelerinin işgal edilmesinden ileri gelen ihtilafları her zaman vardı. Ve bu ihtilaflar çözülememiştir, hala sürüyor. Kürtlerin elinde olan sebeplerden ileri gelmiyorsa bile ortada önemli bir sorunun bulunduğu gerçektir. Uluslararası anlamda kabul gören, yandaş bulan bir ihtilafa muhatap olmaklığımız söz konusudur. Bir soykırım olayına tanıklığımız söz konusudur. Bu ihtilafın kürtler açısından birinci ayağıdır...

Tüm bunların dışında, gerek ermenilerin ve gerekse diğer egemen devletlerin ermenilerden çok daha geri bir statüsü olan, bizzat kendi ülkeleri işgale uğramış bulunan kürtlerle kendi aralarında ermeni topraklarının paylaşımı konusunda bir ihtilafı da vardır. Bu da kürtler tarafından ihtilafın bugüne kadar yeterince üzerinde durulmayan yanıdır, ikinci ayağıdır.

Kürdistan ve Ermenistan tanımlarına, kürtlerin ve ermenilerin tarihi yaşama ve yayılma alanlarına, haritalara, şehirlere, köylere, köy isimlerine, kilislere, konaklara, mezarlara, mezar taşlarına, taş işçiliğine, tarihi yazımlara ve anlatımlara baktığımızda hiçbir toplum ermenilere kürtlerden daha yakın ve Ermenistan'la daha fazla içiçe değil.

Kürtler kendi vatanlarıyla birlikte sömürgecilerin kendileri için alıkoydukları ve kürtlerin kendi iradeleri dışında ellerine geçmiş Ermenistan parçasını da istiyorlar. Kürtlerin kendi vatanları bugünkü haliyle Ermenistan'ın büyük parçasını, batı Ermenistanı içeriyor. Batı Ermenistan demografik olarak kürtleşmiş. Türklerin yerleşimi ise Sivas'ın batısından itibaren yoğunluğa sahip. Ermenilerin toprakları farslara, türklere, ruslara ilaveten kürtlerin elinde ve kürtleşmiş bulunuyor. Bu sonuç kaçınılmaz olarak kürtleri de Ermenistan sorununa muhatap ediyor. Tek başına Kürdistan ve tek başına Ermenistan sorunlarını kürtlerin ve ermenilerin tarihten gelen iç-içeliği örneğinde olduğu gibi biribirine yaklaştırıyor ve ayrılmaz kılıyor.

Ermenistanın kendisi de bir kürt ve Kürdistan sorununa muhatap değil mi?

Kurdistana Sor'un ermeniler tarafından etnik temizlikle boşaltılıp ilhak edildiği bir vakıa değilmi?

Kürt siyasası, kendi vatanlarını ve devletlerini isterken ermenilerle mevcut ihtilafı dikkate almak, komşu bir milletin meşru taleplerini inkarla, aşağılamayla karşılamaktan kaçınmak, insani ve demokratik yaklaşımın gereklerine uymak zorundadır.

Kürtlerin bir hazırlığı yoktur.

Zazanın, alevinin, bir hazırlığı yoktur.

Ezdînin bir hazırlığı yoktur.

Kürt aydınlarının hazırlığı yoktur.

Kürtlerin ulusal ve demokratik taleplerini omuzlayan kürt siyasetçilerinin, kürt siyasi partilerinin, Ermenistan sorunu ve ermeni soykırımıyla ilgili olarak bölgenin tarihi, siyasi, etnik, dini özelliklerini ve demografik durumunu hesabeden ortak bir programları yoktur.

Komşu milletlerin ve devletlerin Ermenistan politikaları vardır. Ermenistan gerçeğine rağmen, soykırım gerçeğine rağmen kürtlerin bir Ermenistan ve ermeni soykırımı politikası yoktur.

Tartışmalar süresince Ermeni sorununu ele alırken türklerin inkarcı tavırlarından özenle kaçınılması gerektiğini, benzetmelerle, içerdiği yanlışlıklara göndermeler yaparak anlatmaya çalıştım. Kürtlerin Osmanlı enkazının altında kalan milletlerden olduğunu, Ermenistan'ın bir kısmının da Kürdistan'la birlikte Osmanlı enkazı altında bulunduğunu unutmamak gerekir. Eğer kürtler, ermenilerle birlikte kürtlerin topraklarını da ellerinde bulunduran İran, Rusya, Türkiye gibi devletlerin ermenilere ilişkin ilhakçı politikalarını, ırkçı-inkarcı yaklaşımlarını emsal alıp kopya etmeye kalkışırsa, Osmanlının enkazını hiç değilse Ermenistan-Kürdistan bağlamında kaldırmanın imkanı kalmaz. Ermenilerin tanınmış bir devleti var. Kürtlerin o da yok.

Ermeni ve kürt milletlerinin yanyana ve iyi ilişkiler içinde yaşaması bir ölçüde kürtlerin ulusal tutumlarıyla ilgili bir meseledir. Kürtlerin, ermenilerle ilgili politikalarında kolonyalistleri taklit eder konuma düşmekten kaçınmaları, ilhakçı-işgalci söylemden kaçınmaları, önce kendi kurtuluşlarının zorunlu kıldığı bir tavırdır. Kemalizmin yöntemlerinden esinlerek gizli ilhakçılığa, işgalciliğe, inkarcılığa özenmemek gerekiyor.


*******


TARTIŞMA NOTLARI / EKLER

1. Kürdistan'da 1915 yılındaki askeri hareketliliğe dair notlar


The establishment of the Hamidiye regiments (1892) allied parts of the (Sunni) Kurdish tribal elite even more strongly to the Sultan than they had been before. Until the early 1920s, most members of this stratum rejected the idea, unsuccesfully propagated by a handful of modern-educated men, that they belonged to any 'national' entity apart from that defined by loyalty to the Ottoman dynasty.

Şunu diyor: Hamidiye Alayları’nın kurulması (Sünni) Kurd aşiret elitinden bazılarının Sultan’la ittifakını eskiden olduğundan daha da fazla güçlendirdi. 1920’li yılların başlarına kadar, bu tabakanın çoğu mensubu, bir avuç modern-eğitimli kişi tarafından propagandası yapılan, Osmanlı handedanına sadakatın tanımladığından ayrı bir ‘millî’ mevcudiyete ait oldukları fikrini reddediyordu.

Kek Mancel'in yazısından yukarda tekrar ettiğim, Martin van Bruinessen’den yapılmış bu alıntıdaki ibareler çok önemlidir.

Bir fırka, üç alay asker demektir. Eski askeri örgütlenme birimlerinden olan 'fırkalar' bugünkü tugayla tümen arası bir askeri birliğe tekabül etmektedir. Bir fırka üç alaydan oluşmaktaydı. O günün koşullarında bir alay hazarda (barış döneminde) 1000 kişiden, seferde (savaş hali) mevcut artırılarak 1200 kişiden oluşuyordu. İki fırka toplam 6 alaya denk düştüğünden sahip olabileceği azami asker sayısı da 1913 itibarıyla 7200 askere denk düşmektedir.

Bundan yaklaşık on yıl öncesine kadar çok garip bir şekilde Kürdistan Teali Cemiyeti soykırım suçlamasına maruz bırakılıyordu. Bu saçma düşünceyi perde arkasında durup el altından pompalayanlar Özcan Soysal, Demir Küçükaydın, İbrahim Seven gibi "Türkiye" partilerinden gelen türk komünistleri idi. İntername'deki tartışmalarda sürekli Kürdistan Teali Cemiyeti'nin 1919 yılında kurulduğunu öne çıkararak, Teali Cemiyeti'nin kuruluşundan 4 yıl önce gerçekleşmiş bir soykırıma nasıl katılmış olacağını alaycı ifadelerle sorgulamış ve önüne geçmiştim. Şimdi işin aslını bilmeden Hamidiye suçlaması yapılıyor.

Hamidiyelerin 1908 yılında feshi, hafif süvari alayları adı altında bırakılan az bir kısmının ise 1913 yılından itibaren aşiret önderliklerinin komutasından alınarak 9. Kolorduya bağlanması bahse konu örgütlenmenin bu andan itibaren devletin askeri örgütlenmesi içinde yer alması demektir, komutasının ordu kademelerinde görevli muvazzaf subaylara devredilmiş olması demektir. Bu andan itibaren Hamidiyelerin komutasından ve eylemlerinden direkt bir şekilde sorumlu olan merci merkezi otoritedir, yani Osmanlı'nın kendisidir..

Esas dikkat edilmesi gereken husus şudur.

1915 yılı, 1. Dünya savaşı'nın en kızgın haliyle devam ettiği yıldır ve savaş 1. yılına girmiştir. Savaşın Osmanlı için anlamı büyüktür. Çünkü veliinimeti Alman İmparatorluğu savaşa tutuşmuştur. Osmanlı savaş hazırlığı içindedir. En büyük tehlike sınırdaşı olan Rusya'dan beklenmektedir. Önceki tecrübelerinden ermenilerin durumuna vakıf olan Osmanlı, savaşa girişen her askeri güç gibi cephe gerisini ve ikmal hatlarını güvenlik altında tutmak zorundadır. Buna bir de Almanya'nın Azerbaycan petrol yataklarına ulaşabilmesi için mevcut güzergahı "güvenli" hale getirme isteği eklenince ortaya soykırım çıkmıştır.

1915 yılı itibarıyla; Enver Paşa'nın 1916'dan itibaren Ruslara karşı süreceği 250 bini Allahu Ekber dağlarında mevta olan sayısı 600 bin civarındaki Osmanlı ordu birlikleri, ayrıca Cemal Paşa'nın bilahare Hicaz, Yemen, Filistin ve Suriye'nin savunması için emrine verilen yaklaşık 500 bin kişilik kuvvet, ilaveten jandarma birlikleri, silahlandırılmış sivil memurlar, paramiliter yapıya sahip Teşkilat-ı Mahsusa o gün için Diyarbakır, Mardin, Halep, Urfa, Bitlis, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Muş vilayetlerinde konuşlanmış olup tahkimatlar oluşturmakta, askeri tatbikatlar yapmaktadır.

Bütün bu orduların sevk ve idaresi Adana'da karargahı bulunan Yıldırım Orduları komutanlığınca yürütülmekte, Yıldırım Orduları komutanlığı görevinde ise daha sonra Çanakkale'ye geçecek olan Liman von Sanders adlı Alman generali bulunmaktadır. Görünürde Enver Paşa Osmanlı'nın Harbiye Nazırı iken bugünün genelkurmay başkanlığına denk düşen Harbiye nezaretini fiilen Liman von Sanders yürütmektedir. Osmanlılar Alman kurmaylarının sevk ve idaresi altındadır. Silahların sahipleri olanlar aynı zamanda ordunun yönetiminde tartışmasız belirleyici konumundadırlar.

Ermeni Soykırımı'nın devam etmekte olan savaş ve bu nedenle Kürdistan'a yığılmış bulunan askerlerin mevcudiyeti temelinde değerlendirilmesi gerekir. Ermeni Soykırımı'nı yöreye o gün egemen olan askeri ve siyasi atmosferden ayırarak ele aldığınız zaman gerçek suçluları gizlemek ve ilgisiz suçlulular peydahlamak kolaylaşır. Hafif silahlı güçleriyle birlikte düşünüldüğünde 1 milyon 200 bin civarında askerin varlığı önünde 'iki fırka Hamidiye' Ermeni Soykırımı'nın suçlusu olarak lanse edilebiliyorsa, suç sorumluluğunu asker sayısıyla oranlayarak üleştirmeleri meraklılarına salık verilebilir. Ancak bu da yetmeyecektir, Kek Mancel'in aktarısından da anlaşılacağı gibi soykırım yıllarında artık merkezi otoritenin emrine ve ordu hiyerarşisine bağlanmış Hamidiyelerin varlığı sözkonusudur.


2. Kürtlerin geçmiş olaylara kemalizmin gözlüğünden bakma mecburiyetleri yoktur.

O günün koşullarında Osmanlı'nın toplam nüfusu 14 milyon olarak hesaplanıyor. Ermenilerin Osmanlı içindeki varlığı yaklaşık 2 Milyon ermeniye tekabül ediyor. Kürtlerin soykırım gerçekleştirilen yörelerdeki nüfus toplamı ermenilerin nüfusundan daha kabarık değil. Kürtler 1915 yılında, 1496 yılından 1750 yılına kadar süren Celali direnmelerinin soykırımlarla bastırılması, 1820'lerden itibaren de mireliklerin tasfiye edilmesi sürecinde kesintisiz soykırımlar dönemini yeni "ikmal" etmiş durumdalar. Soykırımlar daha sonra da sürecektir, konuyla ilgili görünmese de kürtlerin 1915 öncesi ve sonrası sistemli yoketmelere maruz bırakıldıkları gerçeği atlanarak ermeni soykırımındaki konumları ve sorumlulukları sorgulanamaz.

İbrahim Paşa'nın "soykırıma katılmadığı halde talan yapmak zorunda kalması" tartışmalar esnasında foruma yansıdı. Zaman zaman 100 bin silahlı biraraya getirebilen Milan aşiretler konfederasyonunun lideri sahip olduğu silahlı güçlere rağmen tehdit altında boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Talana katılma mazaretini açıklaması zaten durumun farkında olan büyük güçler tarafından kabul ediliyor.

Yörede toplam varlığı 4 milyon civarında seyreden iki mazlum halkın karşısına o günün modern ve ağır silahlarıyla donatılmış, alman kurmaylarınca yönetilen milyonluk ordu çıkarıldığı yetmezmiş gibi devletin paramiliter güçleri de atbaşı kol geziyor. Dahası, "herhangi bir çocuğun yaşamına dahi merhamet göstermeye yeltenecek sivil ve askeri kadroların cezalandırılacağına" dair emirnameler ortada. Kürtler, ensesine silah dayanmış bir vaziyette icbar olunuyor. Buna rağmen devlet kürtlerden istediği sonucu istihsal edemiyor. İki milyonluk bir kürt kitlesi düşününki sayısı 1 milyonu geçen modern bir ordunun işgali altında, "ya işbirliği-ya ölüm" denerekten üçüncü bir seçenek bırakılmaksızın tehdide baş eğdirilmek isteniyor. Bu durumda olan insanların çaresizliği, ilaveten karşısındaki güçlerin kararlı zorbalığı ve acımasızlığı değil, kürtlerin "çapulculuğu" tartışma konusu yapılıyor. Yüzeysel ve realitenin uzağında seyreden bir hafifliğin esas alınmakta olunduğu muhakkak.

Bu yaklaşımın imalı bir şekilde hedef aldığı kesim ise 1925 direnişçileridir. 1940'lara kadar uzanacak direnişler zincirine önderlik eden kadrolar arasından çapulcu aramaya koyulma çabalarını oldukça ilginç bulmaktayım. Çoğunun yaşamları darağaçlarında son bulmuş kürt direnişçileri arasında "alnı ak olan-olmayan" ayrımına gidilmesi, kürt soykırımlarında yaşamını kaybedenler için Komintern toplantısında "kemalizm dişlerini sarığın ve karnuvustanın boynuna geçirdi" diyen Türkiye delegesi Orhan'ın direnişlerde yer alanların katlini mazur gösterme hamaratlığıyla özdeşlik arzederken, kemalizmin kürt soykırımları karşısında aklanmak için uydurduğu gerekçelerle de tam bir uygunluk içerisindedir.


3. Bedirxan kürt mireleri içerisinde farklı bir yere sahip.

Kürt mireliklerinin Selahaddin Eyyubi döneminden başlayarak ermenileri vasal durumuna düşürmeleri ise ayrı bir konudur. Kürtler soykırımda sanıldığı mikyasta kirli olmamakla birlikte diğer konuda fazla temiz değil. İslamı kabul edişlerinden sonra ermenilere sağladıkları üstünlüğü hangi şekilde kullandıklarının tarihi, aynı zamanda ermenilerin kendi vatanlarında nasıl köleye indirildiklerinin tarihidir. 1915 Soykırımına gelinmeden önce yaklaşık yüzyıl boyunca kürt mirelikleri tasfiye edilmiştir. Ermenilerin maruz bulunduğu ağır reaya koşulları diğer bir yanıyla bu tasfiye hareketlerinde hangi yanılgı nedeniyle Osmanlı'nın yanında yer aldıklarını da açıklamaktadır. Ermenilerin yanılgısı, Osmanlı'nın kürtlerin dayattığından çok daha ağır vasallık koşullarını ülkesini işgal ettikleri her millete dayatmış olduğunu görememelerinde yatıyor. Rusların telkinleriyle bu yanılgıdan çabuk sıyrılmışlar ve ortamın elverişli olduğunu düşünürek milli bağımsızlık sağlamaya yönelmişlerdir. Kürt milliyetçiliğini ermeni milliyetçiliğinin tetiklediği bir tartışma konusu olsa da kürtlerin milli devlet kurma talebiyle ortaya çıkışlarına oranla ermenilerin önceliği var.

Bedirxan, Nizip savaşında İbrahim'in yanında değil karşısında Osmanlı tarafı olarak yer almış. Savaşa katılan Moltke anılarında bunu açıkça belirtiyor. Moltke daha sonra Cizirbotan Mireliği üzerine yürüyecektir. Askeri harekatın nedenleri arasında Bedirxan'ın Osmanlı'ya ihanet ettiği gibi bir gerekçe bulunmamaktadır. Tabi böyle oluşu Osmanlı-Alman ittifakının kürtlere yöneliminin daha anlaşılır nedenlerini görmemize yardımcı olmaktadır.

Bedirxan'ın bağımsızlık ilan eden, kendi adına top döktüren, para bastıran Soran Mireliği üzerine sürekli askeri saldırıda bulunması hadisesi vardır. Mir Mıhemed Revanduz, bu taciz hareketlerine karşılık Cizre'yi bir yıl müddetle işgal etmiştir.

Bedirxan'ın bunların dışında Said Beg ve Nurullah Beg üzerine yürümesi vardır.

Müküs Xanı olan Xan Mahmud ile iyi ilişkiler içerisinde olmadığı, aksine iki kez Müküs üzerine yürüdüğü Xan Mahmud'un kararlı karşı koyuşu nedeniyle başarılı olmadığının bilgileri, Xan Mahmud'un torunlarından olan Sinan Hakan'ın 2002 yılında Peri Yayınları tarafından yayınlanmış Müküs Kürt Mirleri Tarihi ve Han Mahmud isimli kitabında yer almaktadır.

Bedirxan'ın korumalarının 'êzdî' olduğuna dair Arşak Safrasyan'ın misyonerlere dayandırdığı notu ise pek tutarlı görülmüyor. Korumalarının ermenilerden oluştuğuna dair bilgiler var. Aynı dönemde asurilerle birlikte êzdîlere de kıyım uygulandığının bilgileri var. İlaveten Êzdan Şer'in Bedirxan'a bu tutumu nedeniyle tavır aldığı ve saf değiştirme nedeninin salt kendisine verilen Hakkari Kaymakamlığı olmadığı diğer kaynaklarda yazılı bilgiler arasında. Garo Sasonî de açık yazmamakla birlikte ipuçları veriyor.

Bütün bu bilgilerle araştırmalarım boyunca birçok kez karşılaştım. Kaynakları kuşkuyla karşılayarak kesin yargıda bulunmaktan kaçındım. Taaki Sinan Hakan'ın 2002 yılında yayınlanan kitabını 2005 yılında okuma imkanı buluncaya kadar. Bedirxan'ın Xan Mahmud'a da aynı şekilde yaklaştığını görünce onun başlangıçta Osmanlı adına hareket ettiği, istediği karşılığı bulamayınca ilişkilerinin bozulduğu kanısına vardım.

Bedirxan'a redif alayı komutanı olarak miralaylık verilmiş olması hatta bazı kaynaklara göre Nizip Savaşı sonrasında ise paşalık verildiği iddiaları benim kanaatimi değiştirmem için yeterli sebepti ama acele etmedim. Moltke Bedirhan'ın miralay rütbesi ile Nizip savaşına katıldığını, savaşın bitimine kadar karargahta bulunduğunu yazar. Paşalık iddiası ise Bedirxan'ın yaşayan torunları tarafından ortaya atılıp Almanya askeri yetkililerinden bilgi istemeye kadar varmıştır.

Bedirxan'ın direnişe geçmeden Osmanlı karşısındaki son idari-siyasi pozisyonu Cizre mutasarrıflığıdır. Bu durumda merkezi otoritenin egemenliğini kabul ederek onun bir aygıtı durumuna dönüşmüştür. Kendi mireliğinde Osmanlı adına vergi toplamaktadır. Osmanlı, Êzdan Şer'in babasına bunu kabul ettirememiş ve anlaşmaya varamamıştır. Bedirxan Osmanlı ile anlaşarak amcası olan Mir Seyfeddin'i (bazı kaynaklarda Mir Sudî) tasfiye etmiş ve Osmanlı'nın koşullarına uymuştur. Osmanlı önünde artık Mir Bedirxan değil Cizre mutasarrıfıdır. Êzdan'la bir diğer anlaşmazlıkları ise Bedirxan'ın üzerine yürüdüğü Hakkari Miri Said Beg'in Ezdan'ın dayısı oluşudur. Êzdan Şer, babasına, dayısına, nesturilere ve êzdîlere yapılan haksızlıklar ve kıyımların arasında kalmıştır.


4. Bedirxanîler değerlendirilirken..

Kuzey Kürdistan’da 19.yüzyılın sonu ve 20 yüzyılın başında Bedirxanilerin Kürd hareketinde el atmadığı hiç bir alan kalmamıştır

Bu cümle bana bugün PKK propagandası yapılırken PKK'nin nasıl takdim olunduğunu anımsattı. Geleceğin tarihçileri içerisinde de PKK'yi yukardaki ifedelerle tanımlayacak olanlar çıkabilir. Önemli olan hayranlıkla yada yandaşlık saikiyle yapılan tanımlar değil bu tanımların gerçeğe uygunluğudur.

Benzerlik sadece bununla kalmıyor. Öcalan'ın "anam türktür" demesini çağrıştıran bir tazda Bedirxanilerin kendilerini "Azizi" olarak Abbasilerin ardılları şeklinde tanımladıkları, arap soylu olduklarını iddia ettikleri gerçeği var. En tutarlı olanları bile "Herekol Azizan" mahlasını kullanırken aziziliği reddetmediklerinin kanıtlarını sunar.

Mikdat Mithat'ın ilk kürt gazetesini yayınlamış olmasını takdirle karşılıyorum. Kamran ve Celadet kardeşlerin kürt dili konusunda yaptığı çalışmaları değerli buluyorum.

Bedirxanilerin siyasi duruşlarını ise kürt siyasi geçmişinde sekter bir role indirgiyorum. Kürdistan Teali Cemiyeti'nin şartlar son decere müsait olmasına rağmen yaz yağmuru gibi kısa ömürlü olmasında Bedirxanilerin menfi tutumlarının ve ihtiraslarının rolü var. Azadi Cemiyeti'ne gidilmesi Bedirxanilerden duyulan bıkkınlığın sonucudur.

Mir Bedirxan'ın redif albaylığının yanısıra mutasarrıflığı ve mütesellimlik yapmışlığı var.

Prens Bedirxan Yıldız Sarayına Chambellan(mabeynci) olarak atandı..
Yine onun bir yeğeni olan Osman Paşa Bedirxan daha önce Emir Subayı(yaver) olarak görev almıştı


Eklenecek bir bilgi daha.. Emin Ali Bedirxan İstanbul Şehremini (Belediye başkanlığı) görevini yürütmüştü. O dönemde şehremin olanların seçimle değil atanma ile görevlendirildiklerini bilmekte yarar var.

Hiç kuşkusuz Bedirxaniler kürtlük için de çalıştılar. Ancak ömürlerinin büyük bölümünü Osmanlı olarak yaşadıkları, saray çevresinde arzı endam ettikleri, saltanat ile içli-dışlı oldukları gerçeğini kürtlerden saklamamakta yarar var.

Kürtlere geçen emeklerini saygıyla anar ve sahipleniriz. Ancak, kürtlere örnek siyasi kişilikler olarak lanse edilmelerine sıcak bakmamamız için yeterli nedenimiz var. Bu nedenleri onların ömür hasrettikleri mesailerinden edinmekte olduğumuz bir vakıadır.

Saltanatla sürekli flört halinde, saltanat nezdinde itibarı yüksek olduğu zaman itaatkar ve görevde, durum tersine döndüğü zaman kürtlerin arasında ayaklanma halinde. Sultanla birlikte iken ümmetçi, ayrı düşünce bağımsızlıkçı. Bu şekillenmenin ideal yurtseverliğe uygunluğunu, ahlaki pozisyonunu irdelemeye kalkışmadan, saltanatla işbirliği halinde Osmanlı kurumlarının Kürdistan'da yerleşmesine geçen hizmetlerini, devletin "doğuya taşınmasına" sarfettikleri mesaiyi dikkate almamız lazım geleceğini belirtmekle yetiniyorum. Osmanlı ile sürekli müzakerede bulunmaları sözkonusu. Müzakereciliklerini kürtler için aynı ölçüde işlettiklerinin bilgilerinden yoksunuz. Bunun yerine kürtlere silahlı yönelimle bastırmacılığı esas alan bir Mir Bedirxan var karşımızda. Torunlarının kürt siyasasında oynadığı siyasi roller de fek farklı değil. Aynı ikircikli söylem ve tavır günümüz PKK'sinde de var. Acaba PKK hangi mirası devraldı sorusunu istihza dışında algılıyor ve soruyorum. Osmanlı ile bir tek kez o da Mahmudê Bayezidî'nin telkinatı ile Erzurum'da görüşen, geri dönüşte kendisine refakat eden Osmanlı memurlarını öldürtüp yeniden direnişe geçen, Osmanlı ile hiçbir şekilde pazarlık kabul etmeyen, şahsi konumunu öne çıkarmayan Han Mahmud gibilerin varlığında Bedirxanîlerin pratiği pek olumlanacak bir pratik değil.

Eskiden şu yada bu siyasi hareketin bünyesinde politika yapan bizler gerek partilerimizin ve gerekse kendimizin şahsi yada siyasi yetmezliklerimiz sonucu savrularak exile mecbur kaldık. Mültecilikte çoğumuz "yazar, tarihçi, dilbilimci" olduk, dergi ve gazete yayıncısı olduk. Hiç birimiz Bedirxanların bizden önce yaptıklarını aşamadık. Bu anlamda saygı duymamız gerekirmi sorusu onların aşılamayışlarının bizlerin uçmasını henüz öğrenememiş ve gereğini kavrayamamış olmamızda karşılığını bulur. Doğru cevaplar, siyasetçilikten yazarlığa, dilbilimciliğe, tarihçiliğe, yayıncılığa savrulmanın ölçü olmamakla birlikte başarı sayılamayacağı gerçeğinde yatıyor. Bedirxanilerle birlikte bizlerin geçmişin muhasebesini yapmaktan kaçındığımızı ve yetersizliklerimizi onların çelişkili durumunu abartarak hatta yücelterek örtmeye çalıştığımızı düşünmekteyim. Oysa biribirimize çok benziyoruz ve kaybeden taraflar olarak özdeşliğimiz sözkonusu. Bizlerin bir tek şansımız var o da daha genç oluşumuz ve Kürdistan'da bize rağmen kararlı halk kitlelerinin varoluşu. Oysaki biz bu varoluştan bile kopuğuz. Sonumuzun Bedirxanilerin sonundan daha hüzün verici olması da ihtimal dahilindedir.

Kişiler yada siyasi gruplar değerlendirilirken menfi-müsbet yanlarının birlikte tartılması gerekiyor. Herhangi bir yazarın onlarla yakın dostluklarından edindiği intibalar kadar Bedirxanilerin pratikteki konumlarının da gözetilmesi gerektiğini düşünüyorum.

31 Aralık 2008